Advert
Doğu Skolastiği
Ertuğrul BAL

Doğu Skolastiği

İslam tarihine baktığımızda, Peygamber efendimizin yaşadığı dönemde, devrimlerle geçen ve kusursuz denilecek kadar düzenli bir dönem görmekteyiz. Bu düzenli havanın en tabii sebebi bilgi kaynağının hayatta olması ve doğrudan vahiy alıyor olmasıdır. Yani Allah’tan vahiy alması yoluyla hükmetmiş olmasıdır. Sorun diye tabir edebileceğimiz puslu dönemler ise Peygamber efendimizin vefatından hemen sonra “Ben-i Saide Olayı” diye geçen, Peygamber efendimizin naaşının daha defnedilmeden, hilafet mevzusu üzerine yapılan toplantıda başlamıştır.

Bu toplantıyı, Ensar halkının en büyük iki kabilesi olan Evs ve Hazrec kabileleri reisleri planlamışlardır. Bunun üzerine toplantıyı duyan Muhacir kabile reisleri de hemen olay yerine intikal ederler. Bunlar içerisinde, Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir de yer almaktadır. Ensar kabile reisleri, İslam dininin kendi sayelerinde ilerlediğini ve bunun için halifeliğin onların hakkı olduğunu savunmuşlardır. Aynı zamanda Ensar’ın bu iki büyük kabilesi kendi aralarında da çekişme içerisindeydiler. Bu tartışmalarda ise Hz. Ebubekir, kabile olarak küçük bir kabileye mensuptu. Öncelikle kendisini aday göstermese de halifenin Kureyş’ten olmasını savunuyordu. Ensar kabileleri ise birbirlerinden ziyade Kureyş’ten birinin halife olmasını tercih ediyorlardı. Tüm bu tartışmalardan sonra halifelik görevi Hz. Ebubekir’e verildi.  

Bu seçimle beraber başlayan dört halife dönemi 2 yıl süren Hz. Ebubekir’in yönetiminden sonra  sorunları en derinden yaşamaya başladı. Hz. Ebubekir’in ardından halife olan 3 halifenin de şehit edilmesi, bizleri, özellikle bu dönemi layığıyla tartışmaya mecbur bırakıyor.  Özellikle Hz. Osman’ın büyük imtiyazlar sağlamasıyla devlet bazında  büyük bir yol kateden Şam Valisi Muaviye daha sonraki halife Hz. Ali döneminde devletin başına büyük işler açmış ve Hz. Ali’yi Hakem Olayı'yla mağlup etmiş ve bunun devamında  Emevi Devleti’ni kurmuştur.

Bu döneme kadar belli bir yol kateden İslam dini artık devletler adına bir silah olarak kullanılmaya başlanmıştır. Emevi Devleti’nin kurucusu Muaviye zamanında ve devamında, insanların devletin yaptığı fiiliyatlara karşı herhangi bir sorgulayıcı tavır içerisine girmemeleri için İslam’ın tek dayanağı olan Kur’an-ı Kerim’in yanına alternatif din kaynakları getirmişlerdir. Peygamber efendimizin vefatından yaklaşık 150-200 yıl sonra kaleme alınan hadislerin büyük bir kısmı, yeni oluşan mezheplerin, kendilerini hak mezhep(!) olarak göstermede, bir diğer mezhebi veya din topluluğunu küçümsemede vs. gibi dönem güçlerinin işlerini kolaylaştırmada  aracı olarak kullanılıyordu. Tabii ki bu kadar karalayıcı bir yaklaşımla yaklaşmamak gerekiyor lakin günümüze yansımaları ortada olan bir sistemi kökünden eleştirmek en tabii haktır.  

Bu devlet politikası, döneminde herhangi bir eleştiriyle karşılaşmadığı için veya Devlet nezdinde dikkate değer bir algı oluşturacak muhalif gruplar barındırmadığı için dönem düşünürleri tarafından da hadis kitapları gibi alternatif kaynaklar “Kaynakça” olarak kullanılmıştır. Bu gibi durumların neticesinde daha önce de yazdığım “Anakronizm” yazısının başlığından da  anlaşılmak üzere, anakronizm,  taassup ve irtica gibi sorunlar ortaya çıkmıştır ve halen yoğun bir şekilde hüküm sürmektedir.

Burada maksat kesinlikle Sahabe dönemini ve dört halife dönemini kötülemek veya tamamen kusurluya çıkarmak değildir. Aksine bu döneme sorgulayıcı bir gözle inildiği zaman bizlere çok büyük ibret kaynağı olacak bilgiler mevcut olduğu için bu yazı yazılmıştır. Hatayı bir kere kabullenmek bir daha yapmamak için alınmış bir söz gibidir ama hatayı hata diye kabul etmezsek sorunu çözmekten ziyade kökleştiririz. Günümüz İslam Coğrafyasında ise maalesef ki gördüğümüz manzara yalnızca taassup içerisine batmış topluluklardır.

Bu durumların belirtilmesindeki asıl sebep ise, bunca sorunun uzun zaman sorun olarak addedilmemesidir. İslam aleminin ilk muhatabının Arap milleti olmasından ötürü gelişim aşaması da haliyle onlarla beraber olmuştur. İslam’ın evrensellik yönü dolayısıyla yönetim şekli gibi insanların bizzat icra etmesi gereken noktaları insanlara bırakmış olduğunu biliyoruz. Bunların arasında en çok tartışılan ve bir o kadar da önemli olan “Devlet Yönetim Şekli” ve “Hukuk” alanıdır. Burada akla gelen ilk nokta Şeriat algısıdır. Şeriat, Nevzat Kösoğlu’nun da “İslam’da, Osmanlı’da ve Türkler’de Devlet Anlayışı” kitabında bahsettiği üzere, İslam Devletleri’nin hukuki yönden kırmızı çizgilerini belirler ve dünyevi ve kültürel bazda çözülmesi gereken sorunları milletlere yani kültürlere bırakır. Bunun neticesinde de İslam’ın ilk kuruluş yıllarında  devlet yönetim şekli ve hukuk alanındaki belirsizliği de Arapların kendi kültürlerine dayanarak çözmeye çalıştığını görmekteyiz. Bu dönemde alınmış örfi hukuki yolların ebedi olmaması gerektiğini İslam’ın ve Dünyanın ilk yazılı anayasası olan Medine Sözleşmesi'nden  de anlayabiliriz. Burada alınan kararların çoğu eski Arap kabilelerinin yani her dine mensup toplulukların ortak kültürlerine uyarlanarak yazılmasıdır. Bu o coğrafyaya has olması gereken bir kuraldır ve olması gereken de budur. Yalnız bunun evrenselliğini tartışmak ve bunu “Şeriat” olarak algılamak akıl karı değildir. Ne yazık ki, dört halife dönemi olsun devamında gelen Emevi Devleti olsun bu devrin yönetim şekli “İslam Devleti Yönetim Şekli” olarak anılıp sorgulanması kimine göre “Kafirliğe” kadar varan suç olarak algılanıyordu. Günümüzde de halen bu konuları tartışmanın bir şeylerden ödün vermeyi gerektirdiğini maalesef söylemek durumundayım.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki; İslam dini aklı tavsiye eden değil emreden bir dindir. Akıl olmadan yapılan hiçbir icranın hükmü olmaz. 1400 yıllık bir dinin bugünkü tartışma mevzuları satranç, sakal, kıyafet, kadınların okuması vs. gibi insanlığı bir adım öteye götürmeyecek olan boş safsatalar olamaz, olmamalı. Biz yeni nesil gençler ve en azından olması gerektiği kadar mütefekkir olan insanlar olarak, Hak dinimizin emrettiği üzere sorgulayıcı ve eleştirel bir bakış açısıyla, muasır medeniyet kavramını tekrar İslam medeniyeti olarak algılatma uğraşında olmalıyız. Biliyoruz ki bu görev biz Türklere verildiğinde atalarımız onu en layığıyla yüceltmiş ve diğer tüm medeniyetlere, “Medeniyet” kavramını en derinden yaşatmıştı. Ve inanıyoruz ki Namık Kemal’in de dediği gibi “Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır!”.  İnanıyoruz, o halde varız diyoruz!

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

1-)  Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası- Alevi Sünni Ayrışmasının Arka Planı-, Ankara, 2015

2-) Nevzat Kösoğlu, Hukuka Bağlılık Açısından Eski Türkler’de – İslam’da ve Osmanlı’da Devlet, Ankara, 1997

3-) Ahmet Ak, Büyük Türk Alimi Maturidi ve Maturidilik(2. Baskı), İstanbul, 2017

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Özbekistan'ın İlk Nükleer Güç Santralinde Temel Atıldı
Özbekistan'ın İlk Nükleer Güç Santralinde Temel Atıldı
Kırgızistan'da Cengiz Aytmatov Anıldı
Kırgızistan'da Cengiz Aytmatov Anıldı