Advert
Türkiye’de İslamî (!) STK’lar Raporu ve Yeni Bir Bölücülük Çeşidi
İbrahim MARAŞ

Türkiye’de İslamî (!) STK’lar Raporu ve Yeni Bir Bölücülük Çeşidi

Değerli bir akademisyen dostum vasıtasıyla şu günlerde basılan “Türkiye’de İslami STK’ların Kurumsal Yapı ve Faaliyetlerinin Değişimi” adlı bir rapor kitaptan haber alma imkânım oldu. Çok değerli akademisyen dostum bir din sosyoloğu olduğu için, haklı olarak, kısaca söz konusu raporun ve sonuçlarının önemine işaret etmekteydi ve raporun bu yönden ortaya koyduğu neticeler dikkate değerdi. Biz ise, bu rapor temelli eserin öncelikle ismi ve içerdiği temel bazı tutarsızlıkları ele alacağız. Bu raporun yazarı, yine bir akademisyen, ortalama 80 sayfalık bu çalışmayı, sahadaki yaklaşık 31 İslami (!!!) vakıf ve dernek üzerinden yapmış. Çalışma, kurumsal yapı ve faaliyetleri açısından giderek büyüyen ve büyük bir değişim süreci geçiren sözde İslami STK’ların bu süreci, gönüllülük ruhunu, temel kuruluş amaçlarını kaybetmeden ve mali olarak da ayakta kalmayı başararak nasıl idare edeceklerinin ortaya konulmasına yönelik olarak yapılmış. Yazar, çalışmanın önemli ibret verici sonuçlarından birini, başta vermekte ve İslami (!!!) STK’lardaki mevcut değişim ve dönüşümün esas sebebinin kaynaklardaki değişim olduğunu, yani klasik halktan yardım alan kuruluşlar olma durumundan devletten ve çeşitli fonlardan (iç ve dış kaynaklı) yardım almadaki değişimden kaynaklandığını ifade etmekte. Yazar bu sonucun bilimsel temellerini ortaya koymaya çalışsa da esasında raporun temel yanılsaması STK’larda iddia edilen görünüşteki değişimin veya dönüşümün; zihniyete dayalı bir dönüşüm veya yapısal dönüşüm değil, mevcut devlet imkanlarından ve fonlarından yararlanabilmek için adeta mecburen ve sanki geçici olarak formel yapıya “arızî ve takiyyesel bir dönüşüm”e evrilme zorunda kalmaktan ibaret olduğunun ve mevcut geleneksel dışlayıcı, ötekileştirici zihniyetin,  aynen korunduğunun tam olarak görülmemesidir. Aslında rapor yazarı da zaman zaman bu değişimin konjonktürel olabileceği imasında bulunmaktadır.

Çalışmanın “Yönetici Özeti” kısmında yazar, son yirmi yılda İslami (!!!) STK’lardaki gözle görülür değişimin, kamuoyunda siyasal İslamcılıktaki zihni dönüşüm konusundaki tartışmaların sağlamasının yapıldığı bir alan olarak görülebileceği tezi üzerinden konuya girmektedir. Raporun en can alıcı noktalarından birisi ötekileştirici bir dil kullanarak, incelediği STK’lar için kullanıldığı “İslami STK” tabiridir. Bu tabir, aslında toplumsal bütünleşme, refah ve barış için etkin görevler üstlenmesi gereken “Sivil Toplum” teriminin özüne bile aykırıdır. Üstelik yazarın bahsettiği sözde İslami STK’lar, Osmanlı geleneğindeki ideal vakıf örneğinden her geçen gün uzaklaşmakta ve kendilerinden olmayanları fikri, dini, mezhebi, meşrebî (cemaat/tarikat vb.) ve mali olarak dışlayan bir özellik taşımaktadırlar. FETÖ, bunun en korkunç örneğidir. Yazar, STK’ların tasnifi ile ilgili olarak çeşitli bilgiler verirken; yasal statüye göre, baskın faaliyet alanına göre, çalışma biçimine göre ve nihayet örgüt tipolojilerine göre yapılan tasniflerden bahsetmekte ve kendisi de “fikri yapıya ve sahip olduğu dünya görüşüne” göre yeni bir tasnifte (!!!) bulunmaktadır. Buna göre yazar, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarını; Kemalist, Sol-Seküler, Liberal, Dayanışmacı, Milliyetçi, Muhafazakar ve İslami olarak sınıflandırmakta ve açıkça ideolojik ve bölücü yakıştırmalarda bulunmaktadır. Bunları kısa kısa açıklarken de önyargılı tutumuna devam eden yazar, “Kemalist STK’lar”dan bahsederken, “Cumhuriyetin açtığı Batılılaşma yönündeki toplumsal değişimi sürdürmek” ifadesini kullanmaktadır. “Liberal STK’lar” için “demokratikleşme, anayasalcılık ve sosyal yaşamda özgürlükçülük” tanımlarını ön plana çıkaran yazar, “Muhafazakar STK’lar” için; “milli-manevi değerleri korumak, aileyi güçlendirmek, sosyal dayanışmayı sağlamak,  çeşitli geleneksel dini aktiviteleri gerçekleştirmek” gibi hususları sıralamakta ve yine peşin fikirlilikle bunların “mevcut sosyal yapıyı ve düzeni korumaya odaklı olduklarını söylemektedir. Yazar, Türkiye’nin sosyal gerçekliğinin kendisine şu tanımı yapma hakkını verdiğini de iddia etmektedir: “İslami STK’lar: Varlığını ve gayesini İslami referanslarla açıklayan kuruluşları bu grupta toplayabiliriz. Bu grupta yer alanlar; toplumu İslami açıdan bilinçlendirmeyi ve İslam değerlerinin hayata geçirilmesini kendilerine ana gaye olarak seçmiş; faaliyetlerini de bu yönde şekillendiren STK’lardır. Çeşitli cemaatsel ve tarikat temelli İslami kuruluşlar bu grupta yer almaktadır. Bu gruptakiler bir bakışa göre muhafazakâr olarak da nitelenebilirler. Ancak muhafazakâr STK’larla bu grupta yer alanları ayıran en önemli unsur, amacın gerekçelendirilmesinde başvurulan referanslardır. Bu grubun en eski ve çok bilinen örnekleri İlim Yayma Cemiyeti, Anadolu Gençlik Derneği, Ensar Vakfı, Mazlumder ve İHH İnsani Yardım Vakfı gibi kuruluşlardır.”

Yazar, İslami STK’ları Muhafazakar olanlardan ayıran en önemli özelliğin İslami referansları temel gaye olarak ele alışları ve değişimci karakterleri olduğunu söylerken de aynı önyargı/iyi niyetini sürdürmekte ve bizi güldürmektedir. Her ne kadar yazar, yaptığı tasnif ve tanımların normatif olmayıp betimsel olduğunu ve dışlayıcı olmadığını savunsa da açıkça dışlayıcı, bölücü ve keyfi bir tasniftir. Yazarın “Milliyetçi STK’lar” için verdiği tarif de şapka çıkarılacak bir ayrıştırıcılık cinsindendir: “Milliyetçi STK’lar: Kendilerini belirli bir etnisitenin değer ve çıkarları ile ifadelendiren bu kuruluşlar, varlıklarını da milliyetçi bir biçimde temellendirmektedirler. Milliyetçilik denince sadece Türk milliyetçiliği değil diğer etno-milliyetçilikler de kastedilmektedir. Bir etnik grubun niteliklerini, tarihini, dilini, folklorünü, kültürünü ve siyasi haklarını korumak ve geliştirmek bu grupta yer alan kuruluşların ana çalışma alanlarıdır. Çeşitli etnik temelli (Türkçü-Turancı, Kürt, Çerkes, Gürcü vs.) kuruluşlar bu gruba girmektedir”. Yazar, bununla da kalmamakta başka bir yerde Türk Ocakları ismini kullanmakta, kendi ideolojik seviyesine ve hazırladığı raporun bilgi düzeyine, objektivitesine yakışır bir tarzda Türk Ocakları’nı “devlet eliyle oluşturulmuş paravan kuruluşlar” arasında saymaktadır. Yazarın bu yaklaşımı, tam anlamıyla yakışıksız ve zerre kadar bilgiden nasipsiz peşin fikirlidir.

Millet kavramından habersiz olan yazarın yukarıdaki bu tanımı Türkiye’ye, Türk kavramına, Türk milletine ayrıştırıcı bakış açısını gösteren bir ayna konumundadır. Örnek vermese de ben burada yazara örneklik konusunda biraz yardımcı olacağım. Meselâ, yazarın tasnifine göre Milliyetçi STK demesi gereken, yüz yılı aşan bir süre önce kurulan Türk Ocakları Derneği’ni kuranlar arasında; Osmanlı Devleti’nin hemen hemen bütün unsurları vardı. Bunlar yazar gibi Türk kavramına etnisite değil bir millet olarak bakmışlar ve bunun toparlayıcı özelliği altında birleşmişlerdi. Mustafa Kemal Atatürk de Cumhuriyeti kurduğunda “Ne mutlu Türküm diyene” derken tarihten gelen aynı bütünleştiriciliği ortaya koymuştu. Bugün de aynı dernek, Türk milletini bir bütün olarak görmekte, dinsel-mezhepsel-cemaatsel, ideolojik, İslami veya gayri-İslami tarzı ayrıştırmalara gitmeyi aklının ucundan bile geçirmemektedir. Sosyal dayanışma ve yardımlaşmayı; din, etnik yapı, mezhep, tarikat, cemaat ve ideoloji ayrımı gözetmeksizin gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Milli, manevi değerleri, birliği korumayı hedef edinmiştir. Maksadımız söz konusu derneği savunmak değil, yazarın STK tasnifindeki önyargılı, ayrıştırmacı tasnifinin ortaya konulmasıdır. Yazarın raporda incelediği bazı sözde İslami STK’ların İslami görüntü altında etnisite merkezli yaklaşımlarına ise hiç girmeyeceğim.

Rapor kitabının hataları bununla da sınırlı değildir. Yazar, 1950 sonrasında İslami (!!!) sivil toplum inşasının Osmanlı’daki fikri ve sosyal temeller üzerine kurulduğu, gibi tamamen gerçekten uzak, yüzeysel bir temellendirmede bulunmaktadır. Çünkü şimdiki sözde İslami STK’ların önemli bir kısmının, şeffaf ve adil olmayan bir şekilde devletten fonlandığı ve halktan yardım aldığı halde devleti kendi ideolojisi doğrultusunda dönüştürücü, halkın kendilerinden olmayan kesimini ötekileştirici tek hakikatçi bir yapıda olduğu basit bir okuma ve gözlemle bile ortaya çıkmaktadır. Raporun iyi niyetle görmeye çalıştığı İslami (!!!) STK’ların değişim dinamiklerine gelince, yazar bunları şöyle sıralamaktadır: Söz konusu sivil toplum kuruluşlarında; 1. Geleneksel cemaat yapısından kurumsal yapıya, 2. İçe dönük bilgilendirmeden dışa dönük bilgilendirme faaliyetlerine, 3. Yeni kamusal temsil biçimine, 4. Yerellikten ulusal ilişki ağına, 5. İçsel mali kaynaklardan dışsal fonlara, 6. Gönüllülükten profesyonel örgütlere, 7. Toplumsal hizmetten uzmanlaşmış kuruluşlara, 8. Adanmış cemaat insanından eğitimli cemiyet insanına, 9. Kadınların artan etkinliğine, 10. Kapalı mekânlardan, açık kamusal mekânlara, 11. Devlete rakip konumdan yardımcı konuma, doğru bir değişim gözlenmektedir.

Rapordaki değişim dinamiklerinin bazı önemli sonuçlar barındırdığı ortada olsa da, bu değişim dinamiklerinin aslında büyük bir illüzyondan ibaret olabileceği raporun yazım tarzından, satır aralarından ve yazarın üslubundan dahi anlaşılabileceğini söylemek mümkündür. Arada kaçamak bilimsel değerlendirmelere gidilse de, esasında raporun bizatihi kendi dil ve üslubu bile kurumsallaşmanın entelektüel düzeyde dahi olmadığını, ayrıştırma, kutuplaştırma, bölme ve yaftalamanın iliklere kadar işlediğini göstermektedir. Rapor, sözde İslami, STK’ların arasında uluslar arası fonlardan destek alınma konusunun tartışıldığını söylese de hangi fonlardan alındığını, aralarında SOROS benzeri kuruluşlar olup olmadığını belirtmemektedir. Bir diğer husus da profesyonellik, kariyer ve proje eksenli dönüşümdür. Pek çok İslami (!!!) STK’nın kendi kanaat önderinin din anlayışının reklamını yapmaktan öteye gidemediği, mutlak hakikatçiliğe soyunduğu, tam veya yarı selefi yapıda bir din anlayışına sahip bulunduğu, bazılarının bir köy tarikatı veya etnik eksenli, küçük yapılanmalar olduğu halde mevcut mali imkanlarla şişirildiği, hatta sözde İslami (!!!) think tank kuruluşlarının bile, bırakın uzmanlaşmayı, sadece devletten yardım alma ve işini bir şekilde yürütme merkezlerine dönüştüğü bir gerçektir. Dolayısıyla ortada uzmanlaşmış, kurumsallaşmış, devletle barışık, bırakın ümmeti düşünmeyi, önce sınırlarımız içindeki bütün millete kucaklayıcı olarak bakan, devleti, bayrağı, milli çıkarları benimsemiş, şüpheci bakmaktan kurtulmuş İslami (!!!) bir STK var mıdır? Bunların önemli bir kısmı sözde ümmetçilik adına gerçekte sosyalist dünya vatandaşı gibi mi davranmaktadır, Bunu tartışmak lazımdır. Allahu a’lem

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kazakistan ve Kırgızistan Başbakanları Telefon Görüşmesi Gerçekleştirdi
Kazakistan ve Kırgızistan Başbakanları Telefon Görüşmesi Gerçekleştirdi
Özbekistan'ın 2019 Büyüme Hedefi Açıklandı
Özbekistan'ın 2019 Büyüme Hedefi Açıklandı