Advert
Ali Abim Gibi...
Hakkı Suat YILMAZER

Ali Abim Gibi...

“ Büyüdüm artık ben.”

               Yüksek boylu apartmanın dördüncü katındaki evimizin kapısını kapatırken, hayır hayır çarparken demem daha doğru olur anneme söylediğim son sözüm bu oldu. Alışılmış bir anne oğul kavgası yaşıyorduk yine. Annem derslerime çalışmamı, alacağım yüksek notlar sayesinde gelecekte zengin, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşayacağımı söyleyip dururdu. Bir de “Ağaç yaş iken eğilir” deyip sözlerini etkili hale getirmeye çalışırdı. Haklıydı belki de. Zengin, mutlu ve huzurlu bir hayat diyerek beynime çivilemeye çalıştığı hayatın hiçbir zaman sahibi olamamıştık. Hatta öylesine bir hayatın değil sahibi, kilometrelerce uzağındaydık.  Ama benim bir kulağımdan girer diğerinden çıkardı. Annemi çok seviyorum ama sürekli bana ders çalışmamı ve halen küçük bir çocuk olduğumu söylemesinden bıkmıştım. Hâlbuki ben on bir yaşındaydım ve bir delikanlıydım.

               Apartmanın merdivenlerinden birer ikişer inerken eski mahallemize gidecek olmanın heyecanını da yaşıyordum. Bir yandan öfkeliydim, çünkü büyüdüğümü kabul etmeyen bir annem vardı. Bir yandan da üzerimde tarifsiz bir mutluluk vardı. Bu küçük şehir görünümlü mahalleye taşınmadan evvel çocukluğumun (Bakın özellikle vurguluyorum, çünkü ben çocukluğumu yaşadım ve bitirdim, şimdi ise bir delikanlıyım) geçtiği köyü andıran ama herkesin mahalle dediği kutsal yere gidecektim. Hem de tek başıma değil. Burada beni küçük gören arkadaşlarımı da alıp götürecektim.

               Beni küçük görüyorlardı. Ama sebebi vardı. Önceleri sözleri ve attıkları o aşağılayıcı bakışları zoruma gidiyor onlarla kavga ediyordum. Gücüm hepsini dövmeye yetmiyordu çünkü onlar dört kişilerdi ben ise tek başıma. Ama olsun ben yine de kavga ediyor onlar bana iki vuruyorlarsa ben de onlara bir vuruyordum. Aslına bakarsanız kavgalarımız öyle büyük de olmuyordu. Sanki birbirimize zarar vermeye kıyamıyorduk o hafif yumruklarımızı tekmelerimizi savururken. Zaten kavga dediğimiz oyunu ( ağzımdan kaçtı oyun dememeliydim, çünkü çocuklar oyun oynar delikanlılar değil!) oynadıktan yarım saat sonra tekrar toplaşıp birbirimize şakalar yapar kucaklaşırdık.

               Beş arkadaş birbirimizi seviyorduk aslında…

               Eski mahalleme gitme teklifini ben etmiştim. Onlar da merak ediyormuş zaten, hemen kabul ettiler. Yalnız anne babalarımıza söylemeden gidecektik. Biraz uzaktı. Dolmuşa binip yaklaşık yarım saat yolculuk yapmamız gerekiyordu. Paramızı da hesap etmiştik günler öncesinden. Hiçbir mazeretimiz kalmamıştı ve gizlice yeni mahalleden çıkıp eski mahalleme gidecektik.

               Dolmuş şoförü, paralarımızı uzatırken bize uzun uzun dikkatlice baktı. Sanki ilk defa dolmuşuna beş delikanlı biniyordu. Gideceğimiz yeri sordu bize. Ben söylemeyecektim ama çekingen arkadaşım Ali hemen öne atılıp söylemişti gideceğimiz yeri. Şoför dolmuştaki başka kimseye nereye gittiklerini sormamıştı. Bu yüzden çok sinir olmuştum ama yapacak bir şeyim yoktu. Şoför büyük bir abiydi. Ben de büyük bir delikanlıydım ama her nedense cesaret edememiştim. Şoför bir süre daha süzdü bizi. Ben ise gözlerimi ondan kaçırıp arkadaşlarıma baktım. Beşimiz de dolmuşun içerisinde oturacak koltuk kalmamış olduğundan ayakta birbirimize sıkı sıkıya tutunmuştuk. Kaçamak şekilde şoföre baktığımda bizi artık süzmediğini gördüm. Rahatlayıp arkadaşlarımın muhabbetine dâhil olmaya çalıştım. Bir süre sonra yanımda düşmemek için kolumu sıkarcasına tutan Ali’ye döndüm ve gülümseyerek “Biliyor musun eski mahallemde çok sevdiğim bir abim var. Onun adı da Ali.” dedim.

               “Gerçekten mi? Kaç yaşında? Gittiğimizde onu da görür müyüz?” dedi Ali. Yine heyecanlıydı.

               “ Yirmi bir yaşında. Ama gittiğimizde onu göremeyiz.”

               “ Neden ki?”

               “ Çünkü Ali abim askerde. Biz daha oradayken gitmişti askere. Halen daha orada.”

               “ İyi de çok uzun zaman olmuş, belki de dönmüştür nereden biliyorsun?”

               “ Ali abimin ne zaman döneceğini biliyorum ben. Giderken söylemişti. Uzun dönem yapacağım, geldiğimde kocaman adam olursun demişti. Babama sordum uzun dönem bir seneymiş.”

               “ Uff. Bir sene mi? Ne kadar çokmuş. Biz de mi bir sene gideceğiz?” diye sorunca Ali, gülümsedim. Aklıma annemle yaptığım tartışmalar geldi. Annem yine bir gün ders çalışmam gerektiğini yoksa tıpkı babam gibi olacağımı söylemişti. Babamın nesi var diye sormuştum ama cevabını çok iyi biliyordum aslında.

Babamın nesi var değil, nesi yok çok iyi biliyordum.

Babamın diploması yoktu. Okumamıştı babam. Haytalık etmiş zamanında okulunu bırakmış. Dedem de onu işe vermiş. Okumuyor madem para kazansın demiş. Babam o gün bugündür sürekli çalışıyormuş. Çalışıyormuş ama kazandığı para ancak karnını doyurmaya yetiyormuş. Sonra annemle evlendirmişler, ablam doğmuş. Yedi sene sonra da ben doğmuşum. Babam halen çalışır. Gece geç gelir sabah da erkenden gider. Çoğu zaman görmem bile gittiğini. O yüzden annem hep bana babamı örnek verir. “ Bak karnımızı bile zor doyuruyoruz. Babanın hayırsever bir arkadaşı olmasa bu apartmanda da oturamazdık. Onun sayesinde gelebildik. Kiramızın bir kısmını o ödüyor. Yoksa babanın kazandığı üç kuruş bize nasıl yetecekti.” der aklımı karıştırırdı. Aklım karışırdı çünkü ders çalışmam ve diploma sahibi olmam gerektiğini biliyordum. Babam gibi çile çekmek istemiyordum. Elli yaşındaki babam yetmişlik dedeler gibi görünüyordu. Onun gibi olmamak için diploma almam gerekiyordu, çünkü diplomalı olanlar ancak güzel bir iş de çalışabiliyorlarmış. Aslında bu da kesin değilmiş. Apartmanımızdaki yirmi beşlik Selma abla üniversite okumuş, diploma sahibi yani. Halen bir işi yok. Onu gördükten sonra ders çalışmanın aslında çok da önemli olmadığı düşüncesi kafamı kurcalayıp duruyor.

Aklımda düşünceler dönüp dolaşırken uzunca yolculuğumuzun sonuna gelmiştik. Mahallemizin girişindeki ana caddede “Müsait bir yerde inecek var.” deyip indik. Arkadaşlarım ilk defa geldikleri mahallemizi baştan aşağı süzmeye başladı. Mahallem onları da etkilemeye başlamıştı, yüzlerindeki ifadeden bunu anlayabiliyordum. Ana caddeden mahallenin içine doğru yürümeye başladık. Hemen girişteki esnaf abilerin dükkânlarının bazıları kapalı bazıları da boştu. Günlerden Cuma da değildi ki hepsi namaza gitsin. Garip karşıladığım bu durumu arkadaşlarımla paylaşmak istemedim. Fakat onlar da vaziyetin farkındaydı. Bir süre daha yürüdükten sonra Ali dayanamayıp:

“ Mahallede kimse yok mu? Her taraf bomboş baksana…” deyiverdi. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Sadece başımı hayır manasında sallayabildim. Birkaç metre daha ilerlediğimiz de sessizliğin koynuna girdiğimizi iyiden iyiye hisseder olduk.

Daha evvel mahallemizin böylesi sessizliğine hiç şahit olmamıştım. Her daim hareketlilik olurdu. Hiçbir şey olmadı, sokak aralarında koşuşturan çocuklar olurdu. (Yıllar evvel yani çocukken ben de öyleydim. Ama şimdi değil tabii ki…) 

Sağ kolumuzun üzerindeki hırdavat dükkânına girdim boş olduğunu bile bile… Bir umut tezgâhın arkasından birileri çıkar diye bir süre beklerken dükkâna doğru koşturan bir çocuk gördüm. Kapı eşiğine geldiğinde nefes nefeseydi. Eşiğe dayanıp yarı büklüm bir süre kendini toparlamaya çalıştı. Birazcık kendine geldikten sonra da:

“ Ustam sonra gelecek, onu bekleyin…” dedi. O kadar anlaşılır söylemişti ki karşılığında hiçbir şey söyleyemedim. Mahalledeki sessizliğin sebebini dahi soramadım. Kapıda bekleyen arkadaşlarımın yanına gittim. Çocuk ile ne konuştuğumuzu merak ettikleri her hallerinden belliydi. Fakat meraklarını giderecek hiçbir şey söylemeden yürümeye devam ettim. Onlar da arkamdan gelmeye başladı.

Her attığım adımla sessizlik daha çok ürpertmeye başladı. Korkuyordum iyiden iyiye… Adeta küçük bir çocuk gibi korkuyordum… (İtiraf ediyorum. Tam da o an kendimi bir çocuk gibi hissettim. Korkum beni buna mecbur bırakıyordu.)

Biraz daha ilerledikten sonra sol kolumuzdaki evin penceresinde bizden birkaç yaş büyük olduğunu bildiğim kızı gördüm. Pür dikkat sol çaprazındaki bir yere bakıyordu. Kendisine doğru yaklaştığımı hissedince dönüp baktı ve tanıdı beni. Zoraki bir tebessümde bulundu fakat gözlerinde tıpkı benimkisi gibi korku vardı. Bir şeyler olduğu kesindi. Yanına iyice yaklaştım. Pencerenin dibine kadar geldiğimde sordum:

“ Neler oluyor burada? Herkes nerede?”

Dudaklarını büzerek cevap verdi:

“ Bilmiyorum, ben de anlamadım. Annem ve babam koşturarak Ümmühan Teyzelere gittiler. Baksana herkes orada…” diyerek parmağıyla gösterdi. Başımı merak ve korkuyla gösterdiği yöne çevirdiğimde kalabalığı gördüm. Tüm mahalle orada toplanmıştı. Daha evvel hiç böyle bir şeye şahit olmamıştım. Arkadaşlarım da belli ki olmamıştı ve gözlerindeki korku benimkinden daha fazlaydı. Yanlarına gidip hiçbir şey demeden sadece parmağımla Ümmühan Teyzenin evinin önündeki kalabalığı gösterdim. Arkadaşlarım baktılar ama anlam veremediler. Ali öne atıldı:

“ Nedir o kalabalık? Neden herkes orada?”

“ Bilmiyorum.” Anlamında dudağımı büzdüm. Sonra da yürümeye başladım. Arkadaşlarım da beni takip ediyordu. Taş sokaktan ilerlerken içimi garip bir hüzün kaplamıştı. Hücum eden gözyaşlarıma engel olabilmek için kendini sıkıyordum. Kalbimin çarpıntısını da siz tahmin edin…

Ümmühan Teyzenin evine biraz daha yaklaştığımızda koyu yeşil iki büyük araba gördüm. Arkalarında da ambulans vardı. Evin kapısının önünde de toplaşmış kalabalık… Adımlarımızı hızlandırıp eve iyice yaklaştığımızda Ümmühan teyzenin sesini işittim. Kapının eşiğinde feryat etmeye başlamıştı. Kendini yerden yere atıyordu. Tam karşısında da bir asker vardı. Büyük bir askerdi. Yani büyük derken rütbeliydi. Ümmühan Teyzemi sakinleştirmek için çabalıyordu fakat başaramıyordu. Komşular yerde çırpınan ve boğazı yırtılırcasına bağıran Ümmühan Teyzemi zapt etmeye çalışıyordu. Fakat beceremiyorlardı…

O kadar korkmuştum ki o an…

Donup kalakalmıştım yerimde…

Arkamdaki arkadaşlarım da benden farklı değildi!

Az sonra Ümmühan teyzenin çığlıkları, kalabalığın çıkardığı uğultu ve bağrışların arasından zorlukla seçilebilir olmuştu. Çok geçmeden Ümmühan teyzemin sesi hepten kesildi. Ambulansa taşıdılar sedye ile… Onu öyle görünce yüreğim ağzıma gelmişti. Daha evvel onu hiç öyle görmemiştim.

Kalabalıktan biri çıkıp yanıma gelmiş. Başımı okşayınca fark ettim. Mahalleden bir abim. Ali abimin de arkadaşı; Haydar abim…

“ Abi ne oluyor burada?” diye soruverdim istemsizce… Nemli gözlerindeki yaşlar freni patlamış kamyon gibi kendini bırakıverdi. Konuşamadı. Sadece ağladı… İç çeke çeke ağladı. Beni kucaklarken de devam etti. Ben de kendimi tutamıyordum artık. Haydar abimin kolları arasında kilitlenmiş kalmıştım.

“ Abi…” dedim tekrar. Biraz sonra Haydar abim kendini geri çekti ve gözlerime baktı.

“ Annen baban nerede?” diye sordu. Hiç sırası mıydı bu sorunun? Ne yapacaksın annemi babamı? Sana düzgünce bir şeyler soruyorum be Haydar abim, söylesene ne olduğunu, diye içimden geçirdim. Duydu mu bilmiyorum ama sorunun üzerinde durmadı. Başını kalabalığa çevirip bir süre düşündü sonra tekrar bana baktı. Gözlerime öyle bir baktı ki…

“ Ali abin şehit olmuş…” dedi aniden…

Sonra kendini yine bıraktı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Başı öne düştü, az kalsın yere kapaklanacaktı.  Soramadım hiçbir şey… Ne demek istediğini anlamamıştım. Ne demek şehit olmuş? Şehit olmak ne demekti? Anlamını bilmiyor olmama rağmen yüreğime bastıran bu ağırlık da neyin nesiydi? Şehit olmuş derken, gözlerimin yaşları nasıl oluyordu da iznim olmadan taşabiliyordu? Gencecik adam şehit mi olurdu? Daha evlenmemişti bile Ali abim… Askere gitmişti…

Galiba şimdi anlıyordum…

Evet, taşlar yerine oturuyor…

Ali abim şehit olmuştu. Her Türk genci gibi askere gitmişti. Vatan borcu da deniyordu buna. Kimisi kısa kimisi de Ali abim gibi uzun gidiyordu.

Boğazım kurudu…

Yutkunamıyorum…

Ali abim… Ah Ali abim…

Sen yok musun artık? Hiç mi olmayacaksın yani? Hani gelecektin? Geldiğimde sen büyük adam olursun demiştin bana? Oldum işte… Ben sözümü tuttum büyük adam oldum. Sen neredesin?

Büyüdüm işte Ali abim, sen neredesin? Neden gelmiyorsun? Hadi beni geçtim, Ümmühan Teyzemi görmeye de mi gelmeyeceksin? O senin bir tanecik annendi hani? Baban öldükten sonra üzerine titriyordun. Neredesin peki şimdi?

Esas şimdi kadıncağızın boynu bükük kaldı!

Off…

Şimdi anlıyorum… Şehit olmak bu demekti. Televizyonlarda duyuyordum. Gazetelerin köşelerinde de küçükçe yer veriliyordu. Gözüme çarpmıştı bir kere… Bilmem şu kadar askerimiz şehit oldu yazıyordu. O zaman anlamamıştım. Ama şimdi…

Şehit olmanın ne demek olduğunu öğrendim.

Şehit olmak; Ali abilerimizin vatanımızı korumak için canlarını vermesi demekti!

Kim bilir belki bir gün BÜYÜDÜĞÜMDE bana da şehit olmak nasip olur…

Ali abim gibi…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ABD’den İran’a Karşı Olma Çağrısı
ABD’den İran’a Karşı Olma Çağrısı
Çin’in Hoten’de 10 Ölüm Kampında En Az 300 Bin Uygur'u Esir Tuttuğu Bildirildi
Çin’in Hoten’de 10 Ölüm Kampında En Az 300 Bin Uygur'u Esir Tuttuğu Bildirildi