Advert
'The Cemaat'ten Sonra Şimdi de 'The Ümmet'çiler mi?
İbrahim MARAŞ

'The Cemaat'ten Sonra Şimdi de 'The Ümmet'çiler mi?

Birileri çıkmış, hadis ve sünnet konusunda hiçbir uzmanlığı bulunmayan muhterem bir zatın, aslında kendi tarikatlarının şeyhinin, konuşmalarını düzensiz ve sistematik olmayan bir tarzda kitap olarak bir araya getirmiş ve bunu da Milli Eğitim okullarında düzenledikleri bir yarışma kitabı olarak “Sünnet Olmadan Ümmet Olmaz-Hadislerle Kur’an ve Sünnet” B ve C-D-E-F kategorileri adıyla iki kitap (aslında aynı kitap) olarak bastırmışlar. Bu kitaplar, 10 yaşından başlayarak, yani ilkokullardan başlayarak yukarıya doğru yaş sınırı olmadan üst yaşlardaki herkesin okuyabileceği (!!!) tarzda hazırlanmış kitaplar ve Türkiye çapında ağırlıklı olarak okullarda düzenlenmiş bir yarışma için basılmışlar. Bunun dışında 10 yaş altı için hazırlanmış “Peygamberimizden Dini Hikayeler” kitabı da var (A kategorisi). G, H, J ve K kategorisinde de Riyazü’s-Salihin adlı hadis mecmuasının belirli kısımları veya tamamı bir yarışma için belirlenmiş. İlginç olan ilk husus, Riyazü’s-Salihin adlı eser, yarışmaya Arapça ve İngilizce sanal ortamda katılacaklar için geçerli. Sanal ortamda Türkçe katılacaklar (I kategorisi) ise, yaş sınırı olmaksızın, yine “Sünnet Olmadan Ümmet Olmaz-Hadislerle Kur’an ve Sünnet” (CDEF) kitabından sorumlular. Yarışmanın amacı ise internet sitesinde şu şekilde açıklanmış:

"Toplumun her kesimini Son Peygamberin (sav) mesajları ile buluşturarak, Allah’ın rızasını kazanmak. Toplumda Kuran-Sünnet bütünlüğünün farkındalığını oluşturmak. H.1439 / M.2018 yılı içerisinde Peygamber Efendimizin sav hadislerinin okunmasını ve hayata tatbik edilmesini teşvik amacıyla düzenlenmektedir. Ayrıca, yarışmamız okuma alışkanlığının istenilen düzeyde olmadığı günümüzde; okuyan, düşünen ve okuduklarıyla hayatına yön veren bireylerin yetişmesine, insanlarımızın sahih kaynaklarla buluşmasına bir nebze de olsa katkı sağlamaktır.”

Biz burada şimdilik yarışmada en geniş anlamda kullanılan “Sünnet Olmadan Ümmet Olmaz-Hadislerle Kur’an ve Sünnet” (B) ve (CDEF) kitapları hakkında bir şeyler söyleyeceğiz. Yaptığımız alıntıları ise sadece CDEF kategorisi kitabından vereceğiz. Zaten bu iki kitaptan (B) kategorisi kitabı, (CDEF) kategorisi kitabının gelişigüzel, oradan buradan kırpılarak sayfası azaltılmış hali. Yani iki kitap aslında aynı. Söyleyeceklerimiz kitabın pedagojik veya ilmi değeri hakkında değildir, çünkü kitapların ne kullanılan dil, ne metot, ne hitap ettiği kitle, ne de içerik bakımından hiçbir pedagojik değeri bulunmadığı gibi ilmi açıdan bir değeri de bulunmamaktadır. Bu iki kitap da, bildiğimiz vaaz metinlerinden oluşturulmuştur. Derleyenler de Türkçe’den habersiz olduklarından meselâ, hocalarının ağzından çıkan “hrestomatiya (seçme metinler)” sözünü “kristometi” diye almışlar, bir sözlüğe bile bakma ihtiyacı hissetmemişler. Bizim burada söyleyeceklerimiz, kitapların ismi ve muhtevası ile alakalı birkaç husustur.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, “Hadislerle Kur’an” ismi çok tehlikeli ve yanlış bir isimdir. Aynı yanlışı daha önceleri Diyanet de yapmış ve “Hadislerle İslam” demişti. Halbuki olsa olsa Hadislerle Müslümanlık olması gerekirdi. Söz konusu kitaplarda işlenen ana konulardan birisi, sünnetin zıddının bidat olduğu ve bidatin de dalalete götürdüğü konusudur. Buna göre hayatımızın her alanı sünnetle belirlenmiş olmaktadır. Buna göre insanların kendilerine ait doğal, örfi, sosyal hiçbir hareketi, meselesi olmamalıdır. Hatta kitaplar daha da ileri gitmekte, eğer insanlar sünnetle belirlenmiş bu hareketleri yapmazlarsa “ibadet ediyorum, hayır işliyorum sansalar da” bidat içindedirler ve “cehennemde yanacaklardır” (Giriş kısmı, s. 11) denmektedir. Kitaplarda Sünnet, isminde olduğu gibi, adeta Kur’an derecesine çıkarılmakla kalmamakta, “hadislerine uyulması Kur’an ile emredilen”, “geleceği ve gaybı Allah’ın bildirmesiyle bilen” bir Peygamberden bahsedilmekte ve ilk dönem ehl-i hadis çizgisine benzer bir görüş çizgisinde hareket edilmektedir. Kitaplarda zikredilen bazı hadisler, bazıları tamamen zayıf ve nevadir. Haber olarak bilinen, bazıları da yazarın, tıpkı kendi şeyhinin şeyhi olan zatın Ramuz adlı eserinde zaman zaman yaptığı gibi, hadis ilmine dair eserlere dayanarak değil de kendisinin galip zannına ve şahsi kanaatine göre “sahih (!!!)” kabul ettiği, gördüğü pek çok hadisi de içermektedir. Kitabı hazırlayanlar, sohbet ortamında söylenmiş söz konusu zayıf ve nevadir haberlerin önemli bir kısmının, çocuğuyla, genciyle yaşlısıyla herkeste nasıl yanlış bir din algısı oluşturacağının ve böyle bir yanlış Sünnet anlayışının bırakın ümmet oluşturmayı bedevi bir kabile bile oluşturamayacağını bilmeleri gerekirdi.

Sünnetin vahy-i gayri metluv (tilavet olunmamış vahiy) görüldüğü, Peygamber’in ilhamının ve hatta sufilerin ilhamının bile bir çeşit vahiy zannedildiği (s. 154), Hadis ve Kur’an’ın ilmin esası olduğunun iddia edildiği kitapta; İslam dinine, medeniyetine tamamen aykırı ve Kur’an’ın emrettiği, farz kıldığı ilimleri öğrenme, kâinatı keşfetme hususuna bütünüyle zıt olan şu cümleler zikrediliyor:

“Tüm Müslümanların hepsinin müşterek bir mesleği vardır; o da İslam’ı anlatmak, İslam’a hizmet etmek mesleği. Bizi Allah doktor olalım diye dünyaya göndermedi. Olmazsak suçlu olmayız, ‘Niçin sen doktor olmadın?’ diye yakamıza yapışmaz. Ziraatçi olalım diye dünyaya göndermedi. ‘Sen incir yetiştirmedin, buğday hasat etmedin’ diye Allah bize sorgu sual etmez. Allah, bizi mühendis olalım diye de mecbur tutmadı, onun için de dünyaya göndermedi. Allah hepimizi kendi dinine hizmet etmekle vazifeli kıldı.” (s. 67)

Yukarıdaki cümlelerin devamında bütün mesleklerin önemsiz olduğu vurgulanmakta, bunlar, küçük işler olarak görülmektedir. Düşünce tarihi boyunca yazılmış ahlak kitapları başta olmak üzere birçok eser göz ardı edilerek birtakım sözler sarf edilmektedir. Kitaplarda devamlı vurgulanan bir başka unsur, Peygamberimiz (s.a.v.)’in bütün hal ve hareketlerinin sünnet olarak gösterilmeye çalışılması ve taklit edilmesinin istenmesidir. Meselâ sakal, sünnetin en temel esası gibi anlatılmaktadır. Halbuki zat-ı muhteremin konuşmuş olduğu, İslam’ı tebliğ ettiği radyoları yapanlar bu ilim adamlarıdır.

Kitaplardaki bir başka yanlış özellik; tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf üzerinden bir din inşa etmeye çalışılması ve aklın, bilimin, yaşanan hayatı tamamıyla dışlanmasıdır. Hatta zaman zaman akıl ile ilgili öyle cümleler yazılmış ki, akla hiçbir şekilde güvenilemeyeceği, iyiyi kötüyü bilemeyeceği, tek ölçünün Kur’an ve Sünnet olduğu vurgusu yapılmaktadır. Reyciliğin neredeyse tamamen dışlandığı kitaplarda, adeta Selefiliğe kapı aralanmaktadır. Böylece açıkça, Hanefi-Maturidi gelenek de dışlanmış olmaktadır. Kitaplarda geçen şu ifadeler, ümmet olmaktan amaçlanan gerçek hedefin ne olduğunu ele veriyor: “Biz, bulunduğumuz memleketin âdetlerine, örfüne, havasına, çevresine göre yaşıyoruz. Bizim hayat tarzımız, konuşma, selam, yemek, gezme, uyku tarzımız, çalışma tarzlarımız bulunduğumuz bölgenin, çevrenin, milletin ülkenin örfü, âdeti. Öyle şey yok” (s. 113). Bu cümleler, okuyanları, açıkça; sosyalist, vatansız, bir yönüyle enternasyonal gözüken, bir yönüyle de sanki Kur’an diğer milletlere gelmemiş gibi davranarak Arap kültürünü, örfünü Sünnet adıyla dinin yerine ikame eden sahte bir ümmetçiliğe götürecektir.

Kitaplar, vaazların doğrudan aktarımı olduğu için birçok defa tekrarlara kaçmakta ve devamlı muğlak tanımlamalara gitmektedir. Sık sık, her şeyde Sünnete uyacağız denilmesine rağmen, meselâ günümüzde bunu nasıl yapabileceğimize dair bariz bir örnek verilmemektedir. Kitaplarda en dikkat çekici unsurlardan birisi de, çelişkili ifadelerdir. Meselâ birçok yerde defalarca bidat tarifi yapılmakta ve iyi bidat-kötü bidat ayrımı gözden kaçırılarak “dinde ortaya konulan yeni usûl, erkân ve adap” diye tanımlanmaktadır. Ancak kitabın içeriğine hâkim olan bidat anlayışı ise, tanımdaki gibi sadece dinde değil hayatın bütününe yayılmış bir bidatten söz edilmiş olmasıdır. Meselâ bir başka yerde bidat, “Peygamber Efendimiz’in sünnetine, yaşantısına aykırı, zıt, ters olan iş” (s. 146) olarak tarif edilmektedir. Sözde hadislere dayanılarak (birçok yerde kaynak verilmeden, verilse de nevadir ve zayıf olduğu belirtilmeden) bidat ehliyle ilgili yapılan vasıflandırma ise DAEŞ’i, Taliban’ı hatırlatmaktadır:

“Bidat ehlini korkutmak fazilettir. Bidat ehlinin ölmesi bir fetihtir. “ (s. 247)

Netice olarak, kitaplar, devamlı olarak Sünnete uymak, sarılmaktan bahsetmekte ama Sünnetin esası olan temel ahlâkî değerlerin çoğundan söz bile açmamaktadır. Hadis ezberleme, okuma, taklit gibi hususlar öne çıkarılmaktadır. Devamlı bir şekilde, selefi tarzda, bidatçilik suçlamaları yapılmaktadır. Bu yüzden bu kitaplarla ümmet olmayı bırakın gerçek manada bir Müslüman bile olmak mümkün değildir. Arada tasavvuf sosu verilse de tamamen selefi anlayışa uygun bir çizgi takip edilmektedir. Bilhassa da günümüz gençlerinin sosyal, psikolojik, ahlâkî, dinî problemlerini çözmekten tamamen uzak bir dille, yıllarca önce birtakım mekanlarda yapılan günlük konuşmalardan kerametler umulmaktadır. Her zaman söylediğimiz gibi, kişi kültü üzerinden din anlatmak, kendisi din uzmanı olmayan birinin sözlerini yegâne hakikat olarak görmek ve dahası içerik olarak çok zayıf ve devamlı tekrarlar içeren, Sünnetin, bidatin, dinin temel değerlerinin tek taraflı anlatıldığı sıradan bir vaaz mecmuasını, hiçbir sistematiğe büründürmeden, her türlü pedagojik ve ilmi yaklaşımdan uzak bir şekilde, çok büyük bir iş yapıyormuş gibi sunmak Türk milletine de, İslam ümmetine de ihanettir. Tekrar söylüyoruz, günümüzde birçok tasavvufi grup giderek selefileşmektedir. Merdivenaltı din eğitimi cazipleştirilmekte, uzmanlık kitap ezberlemeye, hadis ezberlemeye indirgenmektedir. Bu zihniyetler her geçen gün İlahiyatlara da egemen olmaya başlamıştır. Bunun bir an önce önüne geçilmezse ileride ülkemizi çok büyük sıkıntılar beklemektedir. Bizden söylemesi.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Azerbaycan Dışişleri Sözcüsü: Hollanda’nın Kararı Kasıtlıdır
Azerbaycan Dışişleri Sözcüsü: Hollanda’nın Kararı Kasıtlıdır
Türkmen Gazı Tören ile Ulaştı
Türkmen Gazı Tören ile Ulaştı