Advert
Mihriban
Hakkı Suat YILMAZER

Mihriban

Dip odada eskimeye yüz tutmuş kanepenin üzerinde her an kalkacakmış gibi uzanmıştı. Sabah kahvaltısından sonra alışkanlık haline getirdiği gibi öğle namazına kadar şekerleme yapıyor, ihtiyar bedenini dinlendiriyordu. Göz kapakları kapanmaya hazırlanırken aniden bir gürültü koptu. Gözleri fal taşı gibi açılıp tek başına olduğu odanın içerisinde gezindi. Tedirginliğini üzerinden atamadığından kanepede doğruldu. Elinden düşürmediği ve en büyük dayanağı olan bastonundan destek alarak ayağa kalktı ve gürültünün nereden geldiğini anlamak için pencerenin önüne geldi. Dışarıda da her şey yolunda görünüyordu. Büyük şehrin mutat tablosu… Az işiten kulağını halen döven gürültünün sebebini anlayamamış olmak yıpranmış sinirlerini bir hayli zorluyordu. Bastonuna dayanarak ağır adımlarla odanın kapısına gitti. Sanki her adımında sesin seviyesi daha da artıyordu. Kapıyı yavaşça araladığında işittiği ses melodi kazanmaya başladı. Odayı geride bırakıp ara koridorda biraz ilerleyerek torununun odasının önüne geldiğinde durdu. Türkü olduğunu anladığı ses, torununun odasından geliyordu. Kapalı kapıyı açmadan bir süre dinledi. Musa Eroğlu’nun sesini hemen tanıdı. Yüzünde hoş bir tebessüm oluşmuşken, türkünün sözleri beynine şimşekler çaktırdı. Torununun kapısının önünde öylece donup kalmışken, mutfaktan gelini kendisine sesleniyordu.

                  “ Baba… Akşama mantı yapayım diyorum, sever misin? Baba… İyi misin?” derken meraklanıp yanına kadar gelmişti. Yaşlı adamın kolunu tuttuğunda irkildiğini fark etti. İhtiyar gözlerini kendisine çevirdiğinde nemlenmiş olduğunu fark etti.

                  “ Ne oldu baba? Neyin var?” diye sordu ama ihtiyar adam cevap vermedi. Gelinini ardında bırakıp torununun kapısını açmak istedi fakat kilitliydi. Israrlı şekilde birkaç kez kapı kolunu zorladı ama nafileydi. Torunu kalabalık evde yalnız kalabilmek için odasına kapanır, kapısını kapatıp saatlerce çıkmazdı. Müzik dinler, oyun oynar, kitap okurdu. Lisede okuyan torununun duygularını yoğun yaşadığı bir dönemde olduğunu biliyordu. Kapısını kilitlediği zamanlarda onu rahatsız etmiyorlardı fakat bu sefer ki başkaydı.

                  Kapıyı birkaç defa daha açmaya çabaladığında müziğin aniden kesildiğini fark etti ve çok geçmeden torunu kapıyı bir hışımla açtı. Karşısında dedesini görünce öfkesi bir nebze dindi fakat yine de sakinleşememişti:

                  “ Ne oldu? Niye rahat bırakmıyorsunuz. Birazcık saygılı davransanız ölür müsünüz?”

                  “ Şşş… Terbiyeli ol.” Diye annesinin çıkışmasıyla torunu sakinleşti. Ama halen dedesinden bir açıklama bekliyordu.

                  İhtiyar adam nemlenmiş gözlerini torununa çevirip:

                  “ Az evvel ki türkü…” diyebildi, devamı gelmedi. Gelini ve torunu anlamsız gözlerle kendisine bakıyordu, fakat aldırmıyordu. Yüreğine cız eden türkü duygularını alt üst etmişti.

                  “ Ne olmuş…” dedi torunu dedesine bakarak.

                  “ Gürültü çıkarma oğlum, deden belli ki sesten rahatsız olmuş.” Diyerek araya giren gelinine aldırış etmeden:

                  “ Mihriban, değil miydi?” diye sordu. Torunu bir dedesine bir annesine bakınırken evet anlamında başını salladı.

                  İhtiyar adam donup kalmış gibiydi. Ne hareket ediyor ne bir şey söylüyordu. Torunu şaşkınlıktan gözlerini üzerinden ayırmazsan, gelini koluna girip götürmeye çalıştı.

                  “ Gel baba, içeri gidelim. Sende gürültü yapma.”

                  İhtiyar adam, gelini ile birlikte salona geçip oturdu. Akşama kadar yerinden kalkmadan televizyonun karşısında öylece oturdu.

                  …

                  Akşam olmuş ve yemek masasında toplanılmıştı. Masanın başında ihtiyar adam, onun sağında oğlu, solunda gelini ve onların yanında iki torunu oturuyordu. Durgunluğunu fark eden oğlu, ihtiyar babasını ne yaptıysa konuşturamamıştı. Gelini ya da çocuklarıyla bir problem yaşamış olma ihtimaline kadar her şeyi düşünmüş fakat babasının durgunluğunun sebebini bulamamıştı.

                  Sessizlik içinde yemekler yenmiş, kalkılmaya hazırlanılırken ihtiyar adam oğlunun kolunu tutup:

                  “ Beni köyüme götür oğlum…” dedi. Sözleri herkeste şaşkınlık yarattı. Üç senedir birlikte yaşadıkları ve en üstünde tuttukları ihtiyar adamın ortada bir sebep yokken köye gitmek istemesine bir hayli şaşırmışlardı.

                  “ O da nerden çıktı baba?” diye gelini şefkatli bir tonlamayla araya girdi. Fakat ihtiyar adam gözünü ayırmadan oğluna bakmaya devam ediyordu.

                  “ Götüreyim baba.” Dedi oğlu fakat işlerinin tam da yoğun olduğu bir döneme denk gelmesinden dolayı bazı endişeleri vardı. Birkaç günlük izin almasının imkânı yoktu fakat bu durumu babasına nasıl izah edeceğini düşünüyordu. Tam da o anda ihtiyar adam, oğlunun aklını okumuş gibi:

                  “ Günübirlik gidip döneriz. Senin işlerin aksamasın.” Dedi. Oğlu bu teklife çok sevindi. İş yerindeki arkadaşları bir günlüğüne onu idare edebilirlerdi. Yarın için yolculuk planı yapmaya başladılar. Ankara’dan Nevşehir’e sabah erken saatte çıkmak üzere herkes uykuya çekildi.

                  …

                  Yolculuk boyunca bir tek ihtiyar adam hiç konuşmamıştı. Torunlarının söylediklerine ara ara gülümseyen ihtiyar adam sonra derin bir sessizliğe gömülüyordu. Oğlunun ve gelininin onu konuşturma bahanesiyle söylediklerini geçiştiriyordu.

                  Dünden beri garip bir hali vardı. Kendisi de fark ediyordu. Yıllar sonra dinlediği bir türkü onu bambaşka dünyalara götürmüştü. Eskilere çok eskilere gitmişti. Gençliğini hatırlamıştı. Köyde yaşadığı o gençlik yıllarını…

                  Ne güzel zamanlardı, diye iç geçirdi.

                  Gençliğini mi özlemişti yoksa? Yok hayır… Gençliğini özlemesiyle alakası yoktu. Her yaşın kendine göre güzelliği olduğunu çok iyi biliyordu. Kendisi gibi seksenine merdiven dayamış adamlar hayatla bağlarını koparmıştı. Fakat o hiçbir zaman böyle bir ümitsizlik girdabına kapılmamıştı.

                  Peki, dünden beri ruhunu ele geçiren düşünce de neyin nesiydi?

                  Aslında sebebini biliyordu. Fakat ikrar edemiyordu.

                  …

                  Köylerine geldiklerinde önce kabir ziyaretinde bulunmuşlar sonra da köyde kalan son akrabalarının evine gitmişlerdi. Karınlarını doyurup hasret giderdikten sonra ihtiyar adam köy kahvesine gitmek istemişti.

Gelinini evde bırakıp oğlu ve torunuyla bir de ev sahibi akrabalarıyla kahveye gittiler. Kahvedekilerin hemen hepsi kendisi gibi ihtiyardı. Torunu daha ilk dakikadan ortamdan sıkılmıştı. Misafir geldiğini gören ahali ilk andan ilgilenmeye başlamıştı. Konu konuyu açıyor, ortak tanıdıklar çıkıyordu. Hatta uzaktan akrabalar bile bu muhabbet esnasında birbirlerini bulmuşlardı.

Samimi muhabbet devam ediyorken oğlu, ihtiyar babasını süzüyordu. Ara ara yüzünde tebessüm oluşmasına rağmen tam anlamıyla mutlu görünmüyordu. Hâlbuki köye gelmeyi kendisi istemişti. İşlerinin en yoğun olduğu bugünlerde çalışma arkadaşlarını yalnız bırakıp sırf onun gönlünü hoş etmek için kalkıp onca yol buraya gelmişlerdi. Fakat ihtiyar babasının yüzü gülmediği gibi garip bir de durgunluğu vardı. Sebebini sormaya birkaç kez niyetlenmiş olsa da hemen vazgeçmişti.

İhtiyar adam masanın öte ucundaki oğlunun kendisini süzdüğünü fark etmişti.

Güneşin tepeden inmeye başladığı köyün kahvesinde insan sesleri bir an olsun azalmamıştı. Aksine sonradan gelenlerle birlikte mekân iyice kalabalıklaşmıştı. Köydeki hemen herkes gelmişti, birisi hariç… Gelmeyen kişiyi önemseyen bir tek ihtiyar adam idi. Onun haricinde kimse neden gelmedi diye sorgulamıyordu. Kahveye gelmesi için haber göndermekte kimsenin aklına gelmemişti. Yine bir tek ihtiyar adam böyle bir şeyi düşünmüştü. Lakin bu düşündüğünü yapması pek yakışık almazdı. Yıllar sonra geldiği köyünde misafir olarak birini davet etmesi değildi yakışık almayan. Esas mesele bambaşkaydı.

Köylü misafir gelen eski dostlarının sessiz kalışından huzursuz olmuştu. Bazıları yanlış bile anlıyordu. İhtiyar adam sanki zoraki köye getirilmişti. Aralarından biri çıkıp aklından geçenleri olduğu gibi söylemeye başladı:

“ Hayırdır Şevket Ağam, ne bu suskunluk? Konuş hele de sesini duyalım.”

Babasına söylenen sözleri işitince oğlu oturduğu yerden toparlandı. Demek ki ihtiyar adamın durumunu fark eden sadece kendi değildi. Meraklı gözlerle o da babasına baktı. İhtiyar adam bir süre sessiz kaldıktan sonra bir şeyler söyleyebilmek için niyetlendi fakat o sırada kahveye beklediği kişi geldi. Konuşma niyetinden vazgeçip gelen ellili yaşlardaki adamı seyretmeye başladı.

Gelen adam topluca selam verdikten sonra orta masadaki misafirleri fark etti. İhtiyar bir adam, yanında orta yaşlı bir adam ve gençten bir çocuk…

“ Selamünaleyküm…” deyip onlarla tek tek tokalaşırken, köylülerin arasından biri çıkıp misafirleri tanıttı. Tanıtmasıyla ihtiyar adamdan ayırmadığı bakışları yumuşadı ve gülümsedi. Onun bu halini görünce ihtiyar adam da karşılık verdi. Az evvel gıkı çıkmayan, yüzü gülmeyen adam şimdi gülümsüyordu. Köylülerden fark eden olmamıştır belki ama oğlu kesin fark etmişti.

“ Gözlerinden tanıdım seni Şevket amca. Bakışların hiç değişmemiş, çakmak çakmak maşallah…Nasılsın, sağlığın sıhhatin nasıl? Bir yaramazlık yoktur inşallah.”

İhtiyar adam tebessümünü kaybetmeden cevapladı:

“ Allah’a şükürler olsun oğlum…” dedi ama oğlum derken sesi titremiş, gönlünde garip bir sızı hissetmişti.

“ Sen nasılsın? Çoluk çocuk, baban anan nasıl?” diye sordu ama alacağı cevaptan ürküyordu.

“ Çoluk çocuk iyi, ellerinden öperler.” Deyip sustu. Devamını getirmemişti. İhtiyar adamın esas merak ettiği şeyi cevapsız bırakmıştı. Bunu fark eden köylülerden biri araya girdi:

“ Şakir ağayı çok uzun zaman önce kaybettik. Altmışında kalpten gitti adamcağız.”

İhtiyar adam duydukları karşısında ne hissedeceğini bilememişti. Aslında bu ölümü seneler evvel bekliyordu. Şakir, ağzından içkiyi ve sigarayı düşürmeyen, düzensiz yaşamayı alışkanlık haline getirmiş bir adamdı. Yaz kış tek gömlekle dolaşır, zatürre olmasına aldırış etmezdi. Ölümünden birkaç sene evvel de şeker rahatsızlığından ve çok sigara kullanımından dolayı iki ayak parmağını kesmişlerdi. Belli ki üzerinden fazla vakit geçmeden hakkın rahmetine kavuşmuştu. Aslında üzüldüğü nokta bu değildi. Şakir’i hiçbir zaman sevmemiş hatta nefret etmişti. Çocukluk yıllarında köydeki en sevilmeyen çocuktu ve herkes ondan uzak duruyordu. Ana babasının her defasında köylüye karşı mahcup düşeceği davranışları hiç çekinmeden yapıyordu. Kendisini düşürdüğü rezilliğe ailesini de çekiveriyordu.

İhtiyar adamın asıl üzüldüğü nokta Şakir’in karısı Mihriban’ın genç yaşta yalnız kalmasıydı.

Mihriban…

İhtiyar yüreği hızlı çarpmaya başlamıştı. Eskilere gidiyordu. Bebeklik çağından başlayan arkadaşlıkları, ilkokuldan sonra sevdaya dönüşmüştü. Mihriban onsuz, o Mihriban’sız olamıyordu ve bunun tek çözümü evlenmeleriydi. Öyle de yapacaklardı. Günler ayları, aylar yılları kovalamaya başlamış Mihriban yetişmiş genç kız olmuştu. Kendisi de taze delikanlı… Aralarında hiçbir engel görünmüyordu. Taa ki, babasının başka bir kız ile evleneceğini dayatmasına kadar. Babasının dediği dedikti. Arkadaşının kızı ile oğlunu baş göz edecekti. Niyetlenmişlerdi ve bu niyetlerinden hiçbir güç onları geri tutamazdı. Nitekim öyle de olmuştu. Babasının arkadaşı kızını da yanına kendilerine ziyarete gelmişti. Evleneceği kızı nikâh zamanına kadar bir tek orada görmüştü. Mihriban’ın güzelliğinin yanında sözü edilemezdi. Mihriban’ın o gülümseyen boncuk gibi kara gözleri, güldüğünde her iki yanağında çıkan gamzeleri, Uzun mu uzun dalgalı siyah saçlarına yetişmesi imkânsızdı.

 Evlenecekleri artık tüm köye duyulduğunda Mihriban üç gün yatağa düşmüştü. Ana babası telaşlanmış hekim getirtmişlerdi. Ateşler içinde sayıklayarak akılsız şekilde yatmıştı. Nikah kıyılana kadar kendine gelememişti. Nikahın olduğu gece de fenalaşmış ve ailesini iyiden iyiye korkutmuştu. Sonra istemeyerek evlendiği karısını alıp köyden uzaklaşmak istemişti. Mihriban’ın yüzüne bakamayacağını, bakarsa kendisine hakim olamayacağını düşündüğünden köyden göç etmişti. O günden bu yana Mihriban’dan tek bir haber almıştı, o da köyün sorumsuzu Şakir ile evleneceği haberiydi. Şok olmuştu, kahrolmuştu. O, Şakir’e layık değildi. Şakir onun kıymetini bilemezdi. Onu incitirdi. Onu üzerdi. Onu soldururdu. Gamzelerini, gözündeki mutluluğu öldürürdü. Nitekim öyle de oldu. Mihriban birkaç sene içerisinde çökmüştü. Mutsuz bir kadın iken mutsuz anne de olmuştu. Varı yoğu her şeyi bu iki çocuk olmuştu. Onlara sarılmış, umutlarını onlara bağlamış, hüznünü yüreğine gömmüştü.

Mihriban…

İşte Mihriban’ın oğlu, tam karşısındaydı. Sorumsuz Şakir’e hiç mi hiç benzemiyordu. Olduğu gibi anasıydı. Mihriban’ın oğluydu. Kim bilir belki de kendi oğlu olacaktı.

“ Başın sağ olsun oğlum… Anan çok üzülüyordur.” Dedi ama karşılığında duyacak cevabı hiç beklemiyordu.

“ Anamı kaybettik…”

İhtiyar adam şok oldu. Duyduğuna inanamadı. Ne demek kaybettik. Öldü mü yani?

Mihriban…

Hayır ne münasebet. Mihriban ölemez.

Hiç ölür müymüş Mihriban?

Ne yani gerçekten öldü mü? O boncuk gözleri tamamen kapandı mı? Ya o gamzeleri? Peki o uzun dalgalı saçları? Toprak mı olmuştu?

İhtiyar adam kahvenin ortasında fenalaşırken, oğlu yanına geldi. Köylüler telaşlandı, hepsi başına toplandı. Hekim çağırdılar. İhtiyar adam gözleri kapalı vaziyette sayıklıyordu.

Torunu anlamıştı.

Odasında dinlediği türküyü duyan dedesinin kapıyı zorlamasını, kendini kaybetmesini, gözünün nemlenmesini anlamıştı.

Mihriban, dedesinin sevdiği tek türküydü…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Ermenistan'da Protestolar Sonuç Verdi, Sarkisyan İstifa Etti!
Ermenistan'da Protestolar Sonuç Verdi, Sarkisyan İstifa Etti!
İran Meclisinde Türk ve Traxtör Karşıtlığına Tepki
İran Meclisinde Türk ve Traxtör Karşıtlığına Tepki