Advert
Türk'ün Kendi İradesine Dönmekten Başka Çaresi Yoktur
İbrahim MARAŞ

Türk'ün Kendi İradesine Dönmekten Başka Çaresi Yoktur

Kudüs’ün ABD tarafından bir İsrail başkenti yapılması tartışmaları her geçen gün büyüse de ortada bir gerçek vardır: Türk ve İslam dünyası günümüzde yeterince güçlü ve müttefik bir irade ortaya koyamamaktadır. Türkiye’nin, başındaki bunca problemlerle uğraşırken, bu meseleyi tek başına çözmesi neredeyse imkânsızdır. Ama şu da bilinmelidir ki, Kudüs ve Filistin meselesinin; hem dini, hem de uluslararası siyasi yönü bulunmakla birlikte, her şeyden önce, Türkiye’nin milli bir meselesidir. Bu, kurulduğu günden bu yana Cumhuriyetimizin yöneticilerinin hassasiyetle takip ettiği bir meseledir. Bir devlet politikasıdır. Bunu da bilmemiz gereklidir. Şu an için tek yapılacak husus, uluslararası toplumu, İsrail’in Kudüs’ün bütününde söz sahibi olmadığı konusunda harekete geçirmek, antlaşmaları, sözleşmeleri öne çıkarmak ve ABD’yi bu kararında yalnız bırakmaya çalışmaktır. Çünkü mevcut karar, aslında çeyrek asır öncesinde alınmış bir karardır ve şimdilik bunun bir hamle ilerisi olan Büyükelçiliğin taşınmasının gündeme gelmesidir. Sokak gösterileri ve sloganlarla bu mesele asla çözülemez, hatta bu tür tepkiler, terörizm tarafından kullanılmaya müsait bir hale gelebilir. Kudüs, bir kılıç hakkı olmadığı gibi, alternatifi Ayasofya da değildir. Ayrıca, Müslüman dünyanın tek probleminin ve kırmızı çizgisinin Kudüs olduğu gibi bir kanaate de varılmamalıdır. Kudüs meselesi elbette önemlidir, ancak Türk ve İslam dünyasının bugün çok daha büyük siyasi, ekonomik, dini, kültürel ve bilimsel sorunları vardır. Özellikle eğitim ve din anlayışı ile ilgili sorunlar her geçen büyümekte ve çok tehlikeli bir yapıya doğru gitmektedir. Bidatçi, hurafeci, ayrıştırıcı, ötekileştirici, aklı dışlayan, bilimden nasibini almamış bir din anlayışı, Türk ve İslam dünyasının her tarafında eğitime ve sosyal hayata da yansımakta, bilhassa gençlerin zihnini allak bullak etmektedir. İslam dünyası her geçen gün aklı bertaraf eden bir dindarlığın pençesine düşürülmekte ve “ılımlı İslam” masalıyla radikalleştirilmektedir.

Kudüs meselesinin hatırlattığı ve tazelediği bir diğer gerçeklik de, ümmetin zihin birliğinin, milletin, devletin bağımsızlığından ve onun bireylerinin aklî, zihnî hürriyetinden geçtiği gerçeğini bizlere bir kez daha hatırlatmış olmasıdır. Adeta yüz yıl önceki şartları yaşadığımız şu yıllarda, hâlâ birilerinin; milli olmayı, vatandan, bayraktan, milli marştan bahsetmeyi “ulusalcı” veya “faşist” olma ile kasıtlı olarak karıştırıyor olması, Türk olma sözünü hazmedemeyip bunu bilinçli bir şekilde ırka indirgemesi, “dindar” olmayla falanca tarikata veya filanca partiye oy vermeyi eşitlemesi ciddi bir problemdir. Milli olmak, milliyetçi olmak, Müslüman olmak birbirine zıt değildir. Zıt olan kavmiyetçilik ve ırkçılıktır. Hele bir de milli olmanın tam karşısına ütopik bir hilafet anlayışı koymak tamamen akıl dışıdır. Halbuki hilafet, dini bir kurum olmadığı gibi, halifelerin de Kureyş’ten gelmesi diye bir husus yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran irade II. Abdülhamit’in kurduğu modern okullarda yetişmiş ve Osmanlı Devleti’nin yıkılan duvarlarından yeni bir devleti, yine Selçuklu ve Osmanlı şuuruyla inşa etmişlerdir. Sonradan elbette hatalar ve kusurlar yapılmıştır, ancak bunlar devletimizin kurucu anlayışını asla ortadan kaldırmamıştır. Benzer hatalar maalesef günümüzde de yapılmaya devam edilmektedir. Hatta bugünkü hatalar, bağımsızlığımızı ve devletin yapısını tehdit eder hale gelmiştir. Yapılan hatalar sonucu bir cemaat, devleti ele geçirip dönüştürmeye çalışmış ve bertaraf edilmiştir. Ancak bu zihniyetin benzerleri hâlâ sağda solda kendi tarihinden, geçmişinden intikam alma hevesiyle yanmaktadırlar. Meselâ, TRT ekranlarındaki II. Abdülhamit dizisinin son bölümünde (8 Aralık), utanç verici bir vehimle sahnelendiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, Batılılara verdiği birtakım sözde vaatler karşılığında Osmanlı’yı yıkıp Cumhuriyet’i kurmamışlardır. Bu, koskoca bir yalan ve iftiradır. Bu iftirayı atanlarla aynı zihniyeti taşıyanlar, Cumhuriyet’in kurucusu ve şehitler için yapılan saygı duruşlarında ve İstiklâl Marşı’nda ayağa kalkmayanlardır.

Hilafet, tamamen siyasidir. Hilafet kaldırıldığı için öksüz kalmadık. Biz son asırda Osmanlı’nın dağılmaması için hilafete sarıldık. Ama iş işten geçmişti. Türk Yurdu dergisinde Mart sayısında da yazdığımız gibi; cahil Müslümanları kandıran sömürgeci büyük güçlerin oyuncağı haline getirildiği için Mustafa Kemal Atatürk, hilafetin son zamanlarda Batılılar tarafından kullanılmasının önüne geçmiş ve bu yüzden kaldırarak saltanat ve hilafeti Millet Meclisi’ne tevdi etmişti. Atatürk, hilafetin kaldırılmasından kısa bir süre sonra İslam ülkelerinin ulemasından kendisinin halifeliği konusunda yapılan tekliflere ise şu tarihi cevabı vermişti:

“…Halifenin emir ve nehyi îfa olunur. Beni halife yapmak isteyenler, emirlerimi infaza muktedir midirler? Binaenaleyh mevzuu, medlûlü olmayan mevhum bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı? Efendiler, açık ve katî söylemeliyim ki, ehli İslâm’ı bir halife heyulâsiyle hâlâ işgal ve iğfal gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak ehli İslâm’ın ve bilhassa Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna rapt-ı hayal eylemek de, ancak ve ancak cehil ve gaflet eseri olabilir.” (Nutuk, Ankara 1927, s. 552)

Görüldüğü gibi Atatürk, reel politiğe dayalı olarak konuşmuştu. Dahası halifeliğin, şeklen değilse de ruhen tamamen ortadan kalkmadığını ima ederek ileride alabileceği yeni şekiller hakkında çok önemli bir vizyon da sunmuştu. Ona göre Türk ve İslam dünyası önce şunları kabul etmeliydi:

1. Halife ve hilafetin dînî değil dünyevi bir makam olduğunun şuurunda olmak,

2. Bu makamın artık bir kişi veya milletin taşıma zorluğunun farkında olmak,

3. Hilafetin, tarihte hiçbir zaman gerçekleşmemiş bütün Müslümanların siyasi bir birliğinden ziyade, “İslamşumul İttihâdî Bir Devlet” tarzında; ilmi, iktisadi, sosyal ve kültürel ilişkilere dayalı bir üst danışma ve dayanışma kurulu olduğunun farkına varmak,

4. Bu kurumun dönemin yapısına uygun farklı bir tarzda yeniden canlanabilmesi için İslam toplumlarının HÜR İRADE VE İKTİDAR SAHİBİ OLMALARI, YANİ BAĞIMSIZ OLABİLMELERİ.

Yüz yıldır yaşananlardan ve günümüzdeki manzaradan anlaşılmaktadır ki, özellikle Arap dünyası hâlâ hür irade ve iktidar sahibi ve bağımsız değildir. Bu yüzden birlikte hareket edelim çağrısında bulunmanın ve İslam ülkelerinden medet ummanın bir anlamı yoktur. Bu, bir güç ve kudret meselesidir. Ümmet zihniyeti, “gelin canlar bir olalım” düşüncesiyle oluşmuyor. Tarih buna şahittir. Güçlü bir devlet olursanız, kudretli bir millet olursanız ümmetin meselelerini çözersiniz. Millet olmadan ümmet olmuyor. Bu yüzden önce “Yeni Osmanlıcılık” hayallerinden ve evhamlarından kurtulmamız gerekiyor. Osmanlıcılık düşüncesi yüz yıl önce bitti. Artık yeni bir Türk devletiyiz. Bu devletin yüzüncü yılına yüzümüzün akıyla ve bilgi çağını yakalayarak çıkmamız gerekiyor. Tarih, gerçekte lehimize seyrediyor. Bilhassa Amerika ve İsrail, tarihin akışını değiştirmeye çalışıyor. Biz ise kendi içimizde debeleniyoruz. 

Yüz yıl önce yedi düvele karşı bağımsızlık mücadelesi veren milletimizin, tek vücut halinde küffara karşı kazandığı bağımsızlığı küçük düşürmeye çalışan akıl ve hikmetten uzak bir din anlayışına sahip, vatan-millet ve bayrak düşmanı mutaassıp ve mukallitler hâlâ saldırılarına devam ediyorlar. Geçmişte kandırılmış ve işbirlikçi mutaassıp dindarların yerini günümüzde yenileri almış durumda, hatta bunların bir kısmı doğrudan onların emirlerinde çalışıyorlar. Bunların tasallutundan, saldırılarından Cumhuriyeti ve milleti korumak suretiyle geleneksel kodlarımızda bulunan sağlıklı, ilme dayalı akılcı bir din anlayışını, yeniden yoğurarak, ceditçi bir zihinle gençlere sunmamız gerekiyor. Tevhid-i Tedrisat’ı zedelememeye, zihinlerde din-dünya ikiliği yaratabilecek maarif uygulamalarından hassasiyetle kaçınmaya özen göstermemiz icap ediyor. Milli birliğe ve beraberliğe önem vermemiz, adaleti, liyakati ve bilimi tek hâkim unsur kılıp enternasyonal ve sosyalist ümmetçilikten, son kale olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapısını ortadan kaldıracak her türlü gayr-ı milli girişimden kurtulmamız lazım geliyor. Bütün sıkıntılara rağmen asla hürriyetinden taviz vermeyen kendimize, Türk'ün iradesine dönmekten başka çare yoktur.

Türklerin ve Türkiye’nin bekasının Müslüman ve hatta mazlum dünyanın bekası olduğu gerçeği artık iyice anlaşılmalıdır. Bu, başka Müslüman toplumları küçük görmeyi gerektiren bir anlayış olarak değerlendirilmemeli, bilakis bunun; tarih felsefesinin, reel politiğin ve hakikatin ifadesinden başka bir şey olmadığı zihinlere kazınmalıdır.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Çubarov: Sözde Mahkemenin Kararı Toplumumuzun Zaferi
Çubarov: Sözde Mahkemenin Kararı Toplumumuzun Zaferi
Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz'ün Bayramı Mesajı
Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz'ün Bayramı Mesajı