Advert
Sorgu Odası - Final
Hakkı Suat YILMAZER

Sorgu Odası - Final

Kapının eşiğinde iki adam konuşuyordu.

                  “ Son durumu nedir?” diye soran esrarengiz adamın yüzünün büyük bölümünü göremiyor ancak duvarın tavana yakın kısmındaki küçük pencereden sızan ışığın yansıdığı kadarını seçebiliyordu.

                  “ Planladığımız aşamaları başarıyla geçtik. Şimdi ise son aşamadayız. Odanın ısı durumu ideal sınıra getirildi. Dünden beri ise odaya hiç kimse girmedi. Fazlasıyla açlık ve susuzluk çekiyordur. Sinirleri ise bir hayli yıpranmış durumda. Direnecek kuvveti kalmadı.” Diye malumat aktarmasını tamamladıktan sonra ışığın yansıdığı yere dikkatle bakmaya başladı.

                  “ Geçmişe dair bir şeyler hatırladı mı?”

                  “ Hatırladı. Çocukluk zamanını çok özlüyormuş. Saatlerce o yıllardan bahsetti. Sonra gençlik zamanlarını anlatmaya başladı. Yılmaz ile arkadaşlıklarını…” derken sesi sonlara doğru titremişti. Karşısındaki esrarengiz adamdan çekiniyordu.

                  Bir süre sessizlik oldu.

                  “ Ne anlattı? Yani Yılmaz ile alakalı…” deyip sustu yüzü seçilemeyen esrarengiz adam.

                  “ Hatırladığı olayları anlatırken bir yerde takılıp kaldı. Uzun süre konuşmadı. Ne yaptıysam işe yaramadı. Ne zaman sonra Yılmaz, dedi. Kim bu Yılmaz diye sordum. Bilgim yokmuş gibi davranmamın daha doğru olacağını düşündüm.”

                  “ Ne dedi?”

                  “ Adını söyledikten sonra ağlamaya başladı. Hayatımda ilk defa bir erkeğin hıçkıra hıçkıra ağlamasına şahit oldum. Uzun süre ağladı. Müdahale etmedik. Sonlarına doğru ağlamasının şiddeti azalırken, bir şeyler anlatmaya başladı.”

                  Karşısındaki adamı dinlerken, esrarengiz adamın heyecanlandığı da hareketlenmesinden anlaşılıyordu. Belli ki ilgisini çeken şeylerdi.

                  “ Yılmaz ile biz kardeştik. O bana hem kardeş, hem arkadaş, hem de sadık bir dost oldu, dedi. Ama ben ona ihanet ettim, dedi.”

                  Esrarengiz adam daha da heyecanlanmıştı. Belki de öfkelenmişti, karanlıkta belli olmuyordu. Ses tonu sertleşmişti ve dişlerinin arasından konuşuyordu. Öfkelendiğini o an anladı ve sözü uzatmamak için ne biliyorsa anlatmaya devam etti.

                  “ Nasıl, diye sorunca aniden sustu. Bir süre sessiz kaldı. Öne düşmüş başını yavaşça karşısında biri varmışçasına kaldırdı. Gözleri kapalı olmasına rağmen sanki görüyor gibiydi.”

                  “ Sadede gel!” dedi azarlar tonlamayla…

                  “ On dakika kadar sustu. Anlatması için bir iki kez ikazda bulundum fakat sesini çıkarmadı. Başka bir çare düşünmek üzere odadan çıkmak üzereydim ki mırıldandı. Anlatacağım, dedi. Açmış olduğum kapıyı bu sözler üzerine tekrar kapadım ve yerime geçtim. Hiçbir şey demeden bekledim. Biraz sonra o da anlatmaya başladı. Başından sonuna kadar, Yılmaz ile birlikte yaşadıkları o kazayı anlattı.” Dedikten sonra susma gereği hissetti. Çünkü karşısındaki esrarengiz adam kendinden birkaç adım öteye gitmiş ve orada donup kalmıştı. Nefes alışverişini işitebiliyordu. Öfkeden çıldıracağını hissedip ses etmemeye çalıştı.

                  Esrarengiz adam, üzerindeki paltonun ağırlığını hissetmeye başladı. Şapkasının, başını boğarcasına sıktığını da fark etti. Boğazına geçirilmiş yağlı urganı andıran kravatını gevşetip nefes almaya çalıştı. Bir nebze olsun bu hamlesini ferahlatmıştı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Aynı şekilde yavaşça aldığı nefesi bıraktı. Kalp ritminin normale dönmeye başladığını hissetti. Paltonun ağırlığı azalıyor, başını sıkan şapka gevşiyordu. Ardında kalan adama, yüzünü dönmeden:

                  “ Devam et… Ne anlattı?”

                  Günlerdir sorgu odasında mesai harcayan ve yorgunluktan ölen adam, mecburiyetten kaldığı yerden konuşmaya devam etti:

                  “ Mahalledeki diğer arkadaşlarıyla ve Yılmaz ile birlikte dört kişilik bir grupları olduğundan bahsetti. Yedikleri içtiklerinin ayrı gitmediğini, hayatlarında iyiyi de kötüyü de birlikte yaşadıklarını ama grup içerisinde en çok Yılmaz ile anlaştığını anlattı.”

                  “ Geç buraları… O günü anlattı mı?” diye bağırdı esrarengiz adam. Bulundukları yerin boş duvarlarında sesi yankılandı. Özel dizayn edilmiş sorgu odasına sesin gitmediğinden böyle rahat davranıyorlardı.

                  “ Anlattı… Bu dörtlü arkadaş grubu eğlenmeye, içki içip dağıtmaya, paralı kızların getirtildiği partiler yapmaya bayılırmış. Yılmaz pek hoşlanmazmış aslında ama arkadaşlarına ayak uydurmak için herhalde hiç sesini çıkarmazmış. Partilerde tanıştıkları insanlar aracılığıyla yeni yeni arkadaşlıklar da edinirlermiş. Bu şekilde Onur diye zengin bir gençle tanışmışlar. Galiba sizin bahsettiğiniz Onur, bu genç idi.” Dedikten sonra esrarengiz adamdan cevap bekledi ama alamadı. Çaresiz kalmış ve kaldığı yerden anlatmaya devam etmişti:

                  “ Bu Onur denilen genç bir parti vermeye karar vermiş. Ailesinin olmadığı bir gece evi ayarlamış ve içlerinde bunların da olduğu bir ev partisi vermiş. Sonrası malumunuz…” deyip sustu ama ters giden bir şey vardı sanki. Esrarengiz adam yüzünü dönmüş ve kendisine yaklaşmıştı. Kafa kafaya geldiklerinde gölgeler arasında yüzünü yarım yamalak gördü.

                  “ Anlat…” diyen esrarengiz adamın, gölgeler içindeki yüzüne bakarak anlatmaya kaldığı yerden devam etti:

                  “ Her şey normal seyrinde başlamış. Üç katlı evin her katını gençler doldurmuş. Son ses müzik ve sınırsız içki yüzünden gecenin ilerleyen saatlerine doğru uçmaya başlamışlar. Yılmaz’ın içkiyle pek arası olmadığından yine az içmiş ve arkadaşlarına sahip çıkmaya çalışıyormuş. Yılmaz’ın dediğine göre evin bazı odalarında gençler uyuşturucu da kullanıyormuş. Bundan korktuğu için Yılmaz, arkadaşlarını da alıp mahallelerine dönmek istemiş ama dinlememişler. Özellikle sorgu odasındaki Yılmaz’a çok sert şekilde karşı çıkmış ve galiba bir tokat atmış arkadaşına. Yılmaz’ın çok ağırına gitse de peşinden gidip bunu ikna etmeye çalışmış. Tartışırlarken bir ara dip odalardan birine girmişler. O oda galiba Onur’un babasının çalışma odasıymış ve odasına kimsenin girmesine müsaade etmiyormuş. Onur da babasının bu tutumunu iyi bildiği için odaya yönelenleri hemen uzaklaştırıyormuş. Bunların odaya girdiği uzaktan görünce sallana sallana arkalarından gitmiş. İçerideki kocaman odanın içine girince, kocaman kütüphanelerden ve deri koltuklardan etkilenmiş ve hemen masaya oturmuş. Odanın sahibinin kendisi olduğuna dair hayaller kurmaya başlamış. Tabii bu sırada odayı da karıştırmaya başlamış. Yılmaz bir yandan odayı dağıtmasına engel olmaya çalışırken, diğer yandan da mahalleye dönmek için onu ikna etmeye çalışıyormuş ama nafile…

                  Odayı karıştırırken nereden bulduysa Onur’un babasının tabancasını bulmuş. Önce korkmuş ama sonra içkinin de etkisiyle tabancayla oynamaya başlamış. Yılmaz elinden almak istese de başarılı olamamış. Şarjörünün boş olduğunu fark ettiğinde, dolabının gözündeki mermileri de bulmuş. Birkaç tane alıp şarjöre yerleştirmiş. Sonra da Yılmaz’a çevirmiş namlusunu. Yılmaz korkmuş. O korktukça bu daha çok cesaretleniyormuş. Ayakta ileri geri sallanırken, tabancasını ateşlemekle tehdit ediyormuş. Sonunda kötü bir şey olacağından korktuğu için Yılmaz son bir gayretle elinden tabancayı almak için niyetlendiği sırada Onur kapının eşiğindeymiş. Babasının odasına girdiklerini görünce öfkelenmiş ve onları çıkartmak niyetindeyken, tabanca patlamış ve kurşun Onur’un göğsüne gelmiş. Olduğu yere yığılmış gencecik çocuk…”

                  Esrarengiz adam, karşısındakinin susmasına üzerine öfkeli şekilde tekrar araya girmiş ve anlatmaya devam etmesini istemişti.

                  “ Tabanca patlayınca evdekiler de korkmuş. Gelmiş bakmışlar ki Onur yerde kanlar içerisinde yatıyor ve odanın ortasında elinde tabancayla Yılmaz duruyor. Hepsi korkup evi terk etmiş. Aralarından biri kaçarken polisi aramış. Sonra da polis ve ambulans gelmiş. Onur oracıkta ölürken, polisler Yılmaz ile bunu alıp karakola götürmüş. Orada sorgu sual derken mahkemeye çıkarılmışlar. Mahkemede Yılmaz suçlu bulunmuş ve cezaevine gönderilmiş.” Dedikten sonra bir süre sustu ve sonra ekledi:

                  “ Anlattığı bu kadar…”

                  Esrarengiz adam, bir süre bekledikten sonra:

                  “ Başka bir şey anlatmadı mı?”

                  “ Hayır. Daha ne anlatması gerekiyordu ki?” diye sorduğunda esrarengiz adamın öfkeden deliye döndüğünü gördü. Pencereden sızan ışık öyle bir an da yüzüne yansımıştı ki, geldiğinden beri görünmeyen yüzü tüm hatlarıyla ortaya çıkmıştı.

                  “ Polisler geldiğinde tabanca Yılmaz’ın elindeydi ama ateşlendiğinde onun elindeydi. Yılmaz, korkudan arkadaşının elindeki tabancayı almıştı.”

                  Öfkesi her geçen saniye artıyordu:

                  “ Karakola götürüldüklerinde bile tabancayı kendi ateşlediğini söylemedi. Belirsizlik içerisinde mahkemeye çıkarıldılar. Onur’un anne ve babasıyla karşılaştığında Yılmaz’ın başı önünde eğikken bu çevreyi seyrediyordu. Gözlerinden korku akıyordu. Suçu ortaya çıkacak ve ceza alacaktı. Belki de ömür boyu hapishanede kalacaktı. Hâkim, olayı anlatmasını istediğinde kalkıp ‘ben yaptım’ diyemedi. Onun yerine Yılmaz öne atıldı. Onu koruyabilmek için yaptı. Hasta ve çalışamayan babasına öyle veya böyle bu bakıyordu ve bunun hapse girmesi demek o yaşlı adamın ölmesi demekti. Yılmaz, kendi ailesini ve geleceğini hiçe sayarak suçu üstlendi. Bu ne yaptı peki? Hiçbir şey… Öylece sustu oturdu yerine. Hâkim, Yılmaz’a ceza verirken ve Yılmaz’ın ailesi bağıra çağıra ağlarken bu öylece oturdu ve hiçbir şey demedi. Yılmaz, hapse girdikten sonra da bir kere olsun yanına gitmemiş. Yıllarca beklemiş Yılmaz bunu. Hatta Onur’un ailesi kendisine düşman olmasına rağmen yine de arkadaşını satmamış ve gerçeği gizli tutmuş.” Diye konuşmasını bitirdiği anda bağırdığını fark etti. Karşısındaki adam buz kesmişti. Hiçbir şey demeden kendisine bakıyordu.

                  Esrarengiz adam, paltosunun cebinden cep telefonunu çıkardı ve birini aradı:

                  “ Getirdiniz mi çocuğu?” dedi ve aldığı cevaptan sonra sorgu odasına yönelip kapısını açtı. Cep telefonunu paltosunun cebine koyduktan sonra odanın ortasına doğru birkaç adım attı. Elleri, bacakları ve gözü bağlı olan adam hiç hareket etmiyordu. Odaya esrarengiz adamdan sonra, sorgucu adam da girdi ve bir köşeye çekildi.

                  Esrarengiz adam, bir işaretle gözündeki bağın çıkarılmasını söyledi. Sorgucu ağır hareketlerle ve biraz da öfkeli bakışlarla adamın gözündeki bağı çözdü. Günlerdir sorgu odasına, aynı koltuğun üzerinde oturan adam gözlerinin çözülmesiyle hareketlenmeye başladı. Gözünü tam anlamıyla açamıyordu. Kısık vaziyette çevresine bakınırken, karşısında duran esrarengiz adamı gördü. Görür görmez tanıdı.

                  “ En başından anlamalıydım bu işin arkasında senin olduğunu…” dedi. Konuşmaya ne dermanı ne de esrarengiz adamın karşısında konuşacak yüzü vardı. Suskunluğa gömülüp başını yarım şekilde öne eğdi.

                  Esrarengiz adam, öfke dolu gözlerle kendisine bakıyordu. Paltosunu ağır şekilde çıkarırken, sorgu odasının açık kapısı tıklatıldı. Esrarengiz adam, eliyle bekle işareti yaptı.

                  “ Cezaevinden geliyorum, Yılmaz’ın yanından…” dedi ve:

                  “ Ölmüş…” diye ekledi. En yakın arkadaşının öldüğünü duyan adam başını kaldırıp esrarengiz adamın gözlerine dikti. Buğulu gözlerini üzerinden ayırmadan dinlemeye devam etti:

                  “ Kalp krizi dediler. Gencecik yaşında, kalp krizinden öldü Yılmaz.” Dedikten sonra esrarengiz adam:

                  “ Onu sen öldürdün!” diye bağırmaya başladı. En yakın arkadaşının ölüm haberi öylesine sarsmıştı ki hiçbir şeye tepki veremiyordu.

                  “ Yıllarca Onur’un katili olarak Yılmaz’ı bildik. Seni hiç araştırtma gereği hissetmedim, peşine düşmedim. İnandım. Sana değil Yılmaz’a inandım. Seni koruyabilmek için katilmiş gibi davranıyordu. Hem de yıllarca… Taa ki birkaç gün öncesine kadar.” Dediğinde sustu. Öfkesini kontrol etmeye çalıştı. O sırada elleri bağlı olan adam da meraktan kuduruyordu. Ne olmuştu birkaç gün önce?

                  Esrarengiz adam, sorgu odasının içinde ileri geri birkaç tur attıktan sonra devam etti:

                  “ Kardeşimi gerçekten onun öldürüp öldürmediğini sormak için bir yolunu bulup görüşe gittim. Yılmaz beni tanıdı. Mahkemeden hatırlamış. Sen misin gerçekten, diye sorduğumda yine de evet dedi ve Onur’umu kendisinin öldürdüğünü söyledi. İlk defa o an inanmadım Yılmaz’a. Çünkü dışarıdaki ailesinden önemli bir haber getirmiştim. Onların başına ne geldiğini öğrenmek için çıldırıyordu. Kendisiyle savaştı. Seni satmamak için direndi ama yıllarca kendisini bir kez olsun ziyaretine gelmeyen arkadaşı için, ailesini bir kenara atamazdı. İtiraf etti. Kardeşimi, senin öldürdüğünü itiraf etti.” Dediğinde Onur’un ağabeyi öfkeden çıldırmış gibi eli kolu bağlı olan adamın yüzüne birbiri ardına yumruklarını savurdu. Ağzı yüzü kana bulanmış katili, Onur’un ağabeyinin elinden zor almışlardı.

                  “ İtiraf et lan, Onur’u sen mi öldürdün? Söyleee…” diye bağırırken, beklediği itiraf geldi:

                  “ Ben öldürdüm…”

                  İtiraftan sonra ağlamaya başlayıp başını öne eğdi. Onur’un ağabeyi bir süre gözünü bile kırpmadan kardeşinin katiline baktı. Kendine geldiğinde sorgu odasının kapısında bekleyen çocuğu çekiştirerek adamın karşısına getirdi.

                  “ Bak buraya… Buraya bak…” diye bağırırken, adamın kanlar içinde kalmış çenesinden tutup kaldırdı. Ağlayan adamın gözyaşları aniden durdu. Karşısında küçük kızı vardı. Korku dolu gözlerle, koltukta elleri bağlı kanlar içerisinde kalmış babasına bakıyordu.

                  “ Kim bu, söyle… Söylesene lan, kim bu?”

                  “ Kızım…” diyebildi.

                  “ Canının bir parçası değil mi?”

                  “ Evet…” dedi kekeleyerek.

                  “ Onur da benim canımın bir parçasıydı… Onu bizden sen aldın.”

                  Kızının karşısında düştüğü durumdan pişmanlık duyan adam başını önüne eğmişti ki, Onur’un ağabeyi tutup kaldırdı.

                  “ Ben de senin canının bir parçasını alacağım.” Dediğinde ortalık buz kesti. Herkes susmuştu. Ağlayan küçük kız bile donup kalmıştı. Mırıldanarak:

                  “ Baba…” diyebildi.

                  Onur’un ağabeyi ceketinin altında gizlediği ve ruhsatı kendisine ait olmayan tabancayı çıkardı. Odanın bir köşesinde yaşananları seyreden sorgucu da şok olmuştu. İşler hiç tahmin etmediği noktaya gitmişti. Esrarengiz adam ile bu sorgu oyununu oynamak için anlaştıklarında ölen kardeşinden ve alacağı intikamdan haberi olmamıştı. Şimdi ise müdahale etmek istemesine rağmen cesaret edemiyordu.

                  Onur’un ağabeyi eldivenli elinde tuttuğu tabancayı göstererek:

                  “ Ben elimi kana bulamayacağım. Kızını, sen öldüreceksin.” Dedi. Kız ağlamaya başladığında babası da haykırmaya başlamıştı. “Olmaz, yapamam, acı bana…” diyordu ama nafileydi. Adamın sağ elini çözdüğünde kısa süreli direnişle karşılaştı ama günlerdir aç ve susuz olan adamı çabuk etkisiz hale getirdi. Tabancayı eline boğuşmayla tutuşturup namluyu tam karşılarında çaresizce ağlayan küçük kıza çevirdi. Babasının parmağı tetiğin hemen üzerindeyken, kız korku dolu gözlerle bakıyordu.

                  Sorgucu adam müdahale etmek için Onur’un ağabeyinin kolundan tutmaya çalıştı ama adam öfkeden deliye dönmüş ve onu odanın bir köşesine savurmuştu.

                  Tetiğin üzerinde duran adamın parmağının üzerine, eldivenli parmağını yerleştirdiği sırada küçük kız ve babasını gözlerini kapatmışlardı. İkisi de yaşananları görmek istemiyordu. Namlu tam küçük kızın kalbinin üzerine geldiğinde bekledi. Onur’un ağabeyi, koltuğun üzerinde kendinden geçmek üzere olan adama baktı. Böylece geçen birkaç saniye sanki ömürlerinin tamamına eş değerdi.

                  Odadaki herkes tabancanın çıkaracağı gürültüyü ve küçük kızın cansız bedeninin yere düştüğünde çıkacak sesi bekliyorken, derin bir sessizlik yaşanıyordu. Her an fırtına kopacak gibiydi ama bir türlü kopmuyordu.

                  Onur’un ağabeyi acısını bastıran merhamet duygusuna yenik düşmüştü. Tabancayı ateşletmekten vazgeçmişti. Tabancayı adamın elinden çekip aldı. Adam gözünü yavaşça açtığında kızının yaşadığını gördü. Sonra bakışlarını Onur’un ağabeyine çevirdi.

Onur’un ağabeyi hiçbir şey demeden sorgu odasından çekip gitti. Herkes arkasından bakakaldı…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Tebriz’de Genç Kadının Üzerine Asit Atıldı
Tebriz’de Genç Kadının Üzerine Asit Atıldı
Trump Medyaya Ateş Püskürdü: Amerika'nın Kara Lekesisiniz
Trump Medyaya Ateş Püskürdü: Amerika'nın Kara Lekesisiniz