Advert
Malazgirt Zaferi, Alparslan ve Türk Tarih Felsefesi
İbrahim MARAŞ

Malazgirt Zaferi, Alparslan ve Türk Tarih Felsefesi

Malazgirt Zaferi’nin 946. yılını büyük bir gururla kutluyoruz. Sultan Alparslan’ın bu zaferi Türk ve İslam geleneği açısından elbette çok önemlidir. Bu açıdan ciddi, çok yönlü ve geniş katılımlı törenlerle kutlanması ve yeni nesillere tarih şuurunun verilmesi gerekiyor. Bu yıl, çok geç kalınmış olsa da, eğer gerçekten millet olmanın, devlet olmanın anlamı kavranarak törenlere başlanıyorsa oldukça güzel bir durum. Ancak, Cumhuriyet dönemi düşünce tarihimize, yapılan uygulamalara ve tarih felsefemize baktığımızda açıkçası çok umutlanamıyor, bunun dönemsel siyasi bir tavır olmasından kaygı duyuyoruz. Tarihi doğru bir şekilde öğrenmek, kavramak, eleştirebilmek ve bu sayede yeni nesillere bir tarih şuuru aktarabilmek, bir toplumun kendi kimliğiyle, şahsiyetiyle ayakta kalabilmesi için çok ama çok mühimdir. Kur’an-ı Kerim’de Allahu Teâlâ, bizlere tarihi kıssaları, gayp (bilinmeyen) olayları anlatmak suretiyle öğütler vermeye çalışır. Tabii ki, anlayabilene. Tarih bilincinde en hassas nokta; inceleme, araştırmanın en nesnel bir şekilde ve anakronizme düşmeden yapılması, asla kutsanmaması, ibretlik olayların yeni nesillere doğru ve ders aldırıcı bir nitelikte sunulmasıdır. Bunlar yapılırken tarihin devamlılık niteliği ve bir bütün olduğu hiçbir şekilde akıldan çıkarılmamalıdır. Nitekim Türk milletinin taşa kazıdığı en önemli belgeler niteliğinde olan Orhun Yazıtları’na bakıldığında daha VI-VII. asırlarda Türk milletinin ciddi bir tarih şuuruna, gelişmiş bir millet kavramına sahip olduğu anlaşılmaktadır. Dahası, bu yazıtlar, tarih şuuru açısından o kadar önemlidir ki, hâlâ Çin emperyalizmini bu kadar güzel anlatan bir strateji belgemiz yoktur.

Cumhuriyet’in kurucu iradesi, bilhassa Atatürk döneminde, çeşitli sâiklerle, tarihe bir bütün olarak bakmadı ve tabir câizse kısmen sırtını(Meselâ Osmanlı’ya) döndü. Cumhuriyet döneminin birçok aydını, maalesef, sağcısıyla, solcusuyla ve İslamcısıyla savunma, karşı çıkma ve reddetme gibisinden tavırlarla Türk Tarihi’ni bir bütün olarak algılamadı. Yeni nesiller için hep kendi doğru (!!!) tarihini yazmaya çalıştı. Bunlardan kimine göre, tarih Cumhuriyet ile başlamalıydı, kimine göre 1071’de Anadolu’ya girişimiz temele alınmalıydı, kimine göre Yunan geleneği ile başlamalıydı, çok azına göre ise tarih, bir bütün olarak ele alınmalıydı. Bu az sayıdaki aydınlar içerisinde Türk dünyasından gelen aydınlar çoğunluktaydı. Osmanlı son dönemlerinde çoğu Türk Ocakları çevresinde kümelenen bir grup aydının metafizik bir millet ve bu milletin tarihten gelen zihniyeti, geleneği ve din anlayışı üzerine kurulu ihatalı bir tarih algısı vardı. Bu aydınlar, tarihi bir bütün olarak kavramaya çalışıyorlardı. Tabii, bunlar içerisinde, çok az da olsa, Türk tarihini Selçuklu ve Osmanlı ile sınırlama anlayışında olanlar da yok değildi. Bu yüzden Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset’te bu zihniyeti eleştirmişti. Cumhuriyet döneminde, aynı çizgideki bazı çabalara rağmen, bütünsel tarih algısında her geçen yıl önemli sayılabilecek gerilemeler oldu. Çoğu tarihçimiz artık, özellikle son yirmi otuz yıl zarfında, tarihe daha bütünlükçü bakıyor olsa da, siyasetin ve birtakım yaygın ideolojik anlayışların etkisiyle, bunun yeni nesillere etkisi çok sınırlı gerçekleşmektedir. Buna bir de son zamanlarda, dönemsel olarak, film ve dizilerde, sözde tarih sohbetlerinde ortaya konulan/pompalanan; magazinsel, kıssacı, menkıbeci tarih anlayışlarını, yani tarihe bir “inanç ve kutsama” alanı olarak bakmayı ilave edersek, tamamen işin içinden çıkılmaz bir durumda olduğumuzu itiraf durumunda kalırız. Hâlbuki, bizim, hatasıyla sevabıyla, çok eski ve şanlı bir tarihimiz var. Bunun her yönden ve sınır konulmadan araştırılması gerekiyor.

Türk milletinin, Anadolu ve evlad-ı Fâtihan topraklarına 1071’de girmediğini, çok eskilerden beri buralarda İskitlerin, Oğuzların vs. yaşadığını öncelikle bilmemiz gerekiyor. Bunun dışında Anadolu dışında da çok geniş bir coğrafyada tarih yazdığımızı, gökten inmediğimizi anlamamız lazım geliyor. Selçuklu ve Osmanlı sultanları, Anadolu’yu Türk ve İslam yurdu haline getirirken, geleneğini devam ettirdiklerini söyleyip saygı duydukları Oğuz Kağan’ın töresine uydular ve “Türk” ismini bir ırkın değil bir milletin ismi olarak kullandılar. Geçmişle (İslam öncesi de olsa) hiçbir zaman bağlarını koparmadılar. Türk devlet geleneğini, İslam anlayışlarının getirdiği yeni ve çok önemli kazanımlarla, daha da zenginleştirdiler, daha da uzun süreli kıldılar. Meselâ Osmanlı, uzun bir süre, Türkistan’a aklî ilimlerde yetişecek öğrencilerini göndermek veya oradan yetişmiş ilim adamlarını İstanbul’a davet etmek suretiyle buralarla olan tarihsel ve felsefî bağlarını hep taze tutmaya çalıştı. Nitekim son birkaç yüzyılda bu bağ tamamen kopmasına rağmen, tarih adeta yeniden tekerrür etti ve XIX. yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyılın başlarında İstanbul, Türk ve İslam dünyası aydınlarının ortak bir merkezi oldu. Son dönem aydınlarının çok az bir kısmı bunu daha da canlandırmaya çalışsa da, mevcut siyasi gelişmelerin tesiriyle, yeterince mesafe alınamadı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, içlerinde Türk dünyasından gelen aydınların da olduğu, bir grup Türk Ocaklı aydının, bütünlükçü bir tarih algısının ortaya çıkmasında fikrî rolleri olmuş ve bu konuda önemli bazı gelişmeler yaşanmışsa da; önceleri muhafazakar, milliyetçi, İslamcı, Batıcı, Yunancı, hümanist Anadoluculuk ve sonraki yıllarda da siyasal İslamcılık, siyasal Milliyetçilik, liberal siyasi hareketler, Marksist ve Maoistlerin (Kemal Tahir, Sencer Divitçioğlu vb. kısmen hariç tutulabilir) tarih algıları sonucu bütünlükçü bir tarih şuuru yerleşemedi.

 Yukarıdaki kısa ve öz açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Türk milleti çok öncelerde beri bu toprakları yurt edinmişti, Malazgirt ile tamamen Darü’l-İslam yaptı. Bizim bugün endişelendiğimiz nokta; sağ, sol ve İslamcı bazı zevatın, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri, sırf eski Türk tarihini görmemek veya “Türk Milleti” kavramını kullanmamak için, sözde ümmetçilik (sosyalist ümmetçilik), enternasyonelcilik (ümmetçi sosyalizm), batıcılık ve Yunancılık adına Anadoluculuk düşüncesini öne çıkarmalarıdır. Bu kavramın son yıllardaki bir başka kullanımı da Türkiyelilik’tir. Zamanında merhum Turgut Özal da Avrupa ile olan kültürel bağımıza (bilhassa Yunan kültürü ve felsefesi ekseninde) işaret etmek maksadıyla Anadoluculuğu ve Türkiyeliliği kullanmıştı. Malazgirt Zaferi ve Sultan Alparslan da bunun için öne çıkarılmıştı. Daha ilginç olanı, tarihe göz gezdirdiğimizde, ülkenin başına bir sıkıntı, darbe vb. olaylar geldiğinde Malazgirt Zaferi, kahramanlık türküleri, mehter marşları ve İstanbul’un Fethi gibi hususların oldukça iştiyakla kutlanmasının öne çıkarılmış olduğu gerçeğidir.

Son zamanlarda yeniden yeşertilmeye çalışılan Anadoluculuk/Türkiyelilik anlayışı; dil, din, tarih ve kültür birliğine dayalı bir “Türk Milleti” kavramının yerine ikame edilmeye çalışılmaktadır. Bu zihniyet, Anadolu toprağına dayalı bir kozmopolit toplum/mozaik toplum anlayışını öne çıkarır. Buradan bir millet çıkmaz. Ayrıca Türk milletinin toprakları; Kaşgar ve Hoten’den başlar, Urallara, Sibirya’ya Ciğerdelen’e ve Bosna’ya kadar uzanır. Eğer bu yıl büyük hazırlıklarla yapılan törenler, bahsedilen bütünlükçü tarih algısı dikkate alınarak yapılıyorsa alkışlamak lazımdır. Bu törenler, yeni bir uyanışa, tarih ve millet şuurunun doğru bir şekilde yerleşmesine vesile olabilir. Yok, eğer, kaygılandığımız noktalarda haklı isek, kutlamalar, siyasal, dönemin ruhu bunu gerektirdiği için veya Anadoluculuk/Türkiyelilik ekseninde gerçekleştiriliyorsa, maalesef belirtiler o yönde, durum oldukça vahim. O zaman, “bize yine hüsran, bize yine hasret kaldı” der, bekleriz. 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Büyük Final Vodafone Park’ta Olacak
Büyük Final Vodafone Park’ta Olacak
Rusya'dan Erbil'e: Irak'ın Bütünlüğünden Yanayız
Rusya'dan Erbil'e: Irak'ın Bütünlüğünden Yanayız