Advert
Milliyetçilik Duygusallık mıdır, Yoksa Gereklilik mi?
Ertuğrul BAL

Milliyetçilik Duygusallık mıdır, Yoksa Gereklilik mi?

Günümüzdeki siyasi konumlanmaların ve süreçlerin çoğunun temeli çok eski zamanlara dayanmaz. Orta Çağ’da siyaset, din ağırlıklı ve yahut aristokrasi baskınlığı şeklinde zuhur etmekteydi. Bu şekilde uzun yıllar yaşayan derebeylik tarzı topluluklar, Aydınlanma Çağı’nın getirdiği sosyalleşme ile yeni ideolojiler üretmeye başladı. Bu döneme daha önceki “Anakronizm” yazımda değinmiştim. Bu konunun yanı sıra bir de bu işin siyasi ideolojiler olarak incelenmesi gerektiğinin kanaatindeyim. Fakat yazımda başlıktan da belli olduğu üzere daha çok “Milliyetçilik” akımını yorumlayacağım.

19. yüzyıl sonları 20. yüzyıl başları, dünya tarihinin en buhranlı, en karmaşık dönemleri olarak nitelendirilebilir. Çünkü 19. yüzyıl. sonu ve 20. yüzyıl başları her türlü siyasi ideolojinin zirveye vardığı, yani aşırılıklar çağının yaşandığı dönemlerdir. Bu ideolojilerin arasında en çok bizi yani Türkleri ilgilendiren ideoloji Milliyetçilik olmuştur. Modern manada Milliyetçilik, batıda ilk ortaya çıktığında Osmanlı Devleti bu ideolojinin kendi kendini bitireceğini düşünerek bu ideolojiyi, uzun zaman imparatorluk sınırından uzak tutmuştu. Lakin tarih onları yanıltmış, milliyetçilik batıda hakim olan bir ideoloji olarak tecelli etmiştir. Bunun neticesinde ortaya çıkan milliyetçilik hareketleri ve kurulan ulus devletler, Orta Doğu ve Balkanlarda çıkan çeşitli isyanlara, kendi menfaatleri doğrultusunda milliyetçi söylemlerde bulunarak, bir nevi ateşe körükle gitmiş oldular. Osmanlı himayesinden ayrılan diğer etnik grupların bir millet olarak uyanması ve Osmanlı topraklarını savunmasız  bırakması, Batılı devletler için bir taşla iki kuş misali bir etki yaratmıştı. Osmanlı tebaası içindeki unsurlar hem batılı değerlere uygun ve istedikleri şekilde bir millet olma bilincine ulaşmış oldu hem de Orta Doğu ve Balkanlardaki doğal kaynakları elde etme arzularını fiiliyata geçirmiş oldular.

Bu dönemde Osmanlı Devlet Erkânı, devrin aydınları, düşünürleri, subayları, ayrı ayrı Osmanlı Devleti’nin mukadderatını merak etmekte ve ömrünü uzatmak için gayretlerde bulunmaktaydı. Devletin ilk politikası “Osmanlıcılık” olmuştur. Bu politika tamamen isyana kalkışan ve kalkışmaya meyilli olan tüm etnik grupların  “Osmanlı” devletine bağlı kalmasını öngören bir politikaydı.  Lakin bu politika için geç kalınmış, kısa sürede etnik gruplar bir bir İmparatorluktan ayrılmışlardır. Daha sonra ise “İslamcılık” politikası izlenerek, Gayr-i Müslimlerin elden gitmesi üzerine Devletin mukadderatını “Ümmet” birliğiyle sağlamayı hedeflemişlerdir. Panislamizm politikası uzun süre güdülmesine rağmen imparatorluk içerisindeki diğer Müslüman grupların da ayrılması üzerine, aydınlar son çareyi, devletin de kurucu kitlesi olan Türkleri bir araya getirmeyi amaçlayan , “Türk Milliyetçiliği” kavramına eğilim başlamıştır. Özellikle, Osmanlı devletinin toprak kaybetmesiyle öz vatanlarından ayrılmak zorunda kalan diğer Türklerin gelmesiyle, hem yurt kaybetmenin verdiği acı hem de ortak kader paydası üzerinde durulması, bu ideolojinin gerekliliğini ve önemini bizlere apaçık bir şekilde sunmaktadır. Devletin bu aciz durumuna sessiz kalamayan bir grup Askeri Tıp öğrencisinin ricalarıyla ve yüksek vatansever arzularıyla kurulan Türk Ocağı dönemin “Türkçü aydınları”nın toplandığı ve halka açık olan bir kurum olarak karşımıza çıkmaktaydı. “Türk Yurdu” dergisi ve pek çok yayın, gazete, sanat faaliyeti ve konferanslarla halka açılan bu Ocak’ın kitlesi bir hayli büyümüş ve Ocak o dönemdeki savaşlarda ve toplumsal dönüşümlerde büyük rol oynamıştı. Sonunda 3. denemede Osmanlı Devleti’nin devamını sağlayacak ideoloji bulunmuş oldu ve uzun zamandır uzak durulan Türk Milliyetçiliğin gerekliliği ve önemi anlaşılmıştı.

Bu dönemin diğer bir sorunu ise; zamanında aydınların da Milliyetçiliğe uzak durmasından kaynaklı olarak, diğer etnik gruplar arasında anlaşmazlıkların yaşanmasıydı. Lakin bu sorun ortadan kalktıktan sonra İslamcılık politikasının etkisinden hala çıkamamış olan birkaç zümre;  “Milliyetçilik kavmiyetçiliktir, bu dinimizce yasaklanmıştır” gibi dönemin  Türkçü aydınlarına ithamlarda bulunmuşlardır.

İçinde bulunduğumuz bu zamanda yine benzer sorunları yaşamaktayız. Bahaneler, yaftalamalar hala aynı seviyede ve zerre kadar düzelme göstermiyor. Biz de bu sorulara özellikle cevap veren dönem Türkçü aydını Ahmet Ağaoğlu’nun ve genel olarak diğer Türkçü aydınların yorumlarını ekleyerek cevap vermeyi bir şeref biliriz.

Öncelikle Türkçüler, Türkçülüğün ana hatlarını tayin ederken, tamamıyla Müslüman Türk olarak hareket etmektedirler. Bu sebeple milliyetçilik anlayışlarının İslamcılık ile çelişmediğini, her iki cereyanın da birbiri ile telif edilebileceğini, üstelik milliyetçiliğin İslamiyet’e yeni bir canlılık kazandıracağını ortaya koymaya çalışmışlardır…

“Ağaoğlu’na göre; “İslamiyet kabile ve aşiret asabiyetini kaldırarak, Araplar arasında milli bir vicdan ve şuur vücuda getirerek ve bu suretle İslam’ın yükselmesini sağlamıştır.” Bu sebeple “asabiyeti kavmiyetle (milliyet) karıştırmak, İslamiyet nokta-i nazarında bile” büyük hatadır. Bu açıdan her İslam kavminin milliyetine sahip çıkarak, benliğini idrak etmesi ve kuvvetlenmesi aynı zamanda İslam’ın kuvvetlenmesi demektir Dolayısı ile milliyete hizmet ve onu geliştirmek, aynı zamanda İslam’a hizmettir.”

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Erdoğan İran’a Ziyarette Bulunacak
Erdoğan İran’a Ziyarette Bulunacak
FETÖ Sanığı Atalay Demirci Tahliye Edildi
FETÖ Sanığı Atalay Demirci Tahliye Edildi