Advert
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Son Başkan Üzerine: Dost Acı Söyler
İbrahim MARAŞ

Diyanet İşleri Başkanlığı ve Son Başkan Üzerine: Dost Acı Söyler

Bugünlerde Diyanet İşleri Başkanı’nın emekliye ayrılması veya bir başka deyişle görevden alınması kamuoyunda epeyce tartışılıyor. Ancak birçok olayda olduğu gibi bunda da dengeyi bulanlarımız çok az. Bir taraf olayı tef çalarak karşılama edepsizliği gösterip “en tehlikeli başkan” saçmalığını ortaya atarken, diğer bir taraf da “gelmiş geçmiş en iyi, en başarılı ve en bizden (ne demekse) Diyanet İşleri Başkanı” gibi gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan abartılar, güzellemeler sergiliyor. Diyanet’te bugüne kadar, son başkanı da sayarsak, 17 başkan görev yaptı. En uzun yapanlardan birisi ilk atanan Rıfat Börekçi (17 yıl) ile 1990’larda görev yapan Mehmet Nuri Yılmaz (11 yıl) idi. Çok uzun yapmamalarına rağmen, adını saygıyla andığımız Ahmet Hamdi Akseki, Ömer Nasuhi Bilmen, Süleyman Ateş ve Mehmet Sait Yazıcıoğlu gibi önemli isimler de başkanlık yaptı. Dolayısıyla, piyasadaki bazı sözde akademik kimlik taşıyan yazarların bile ideolojik sâiklerle ve Başkan’la aynı siyasi gruptan veya ekolden geldikleri ve hatta siyasal İslam’ın müdâfii oldukları için, “gelmiş geçmiş en iyi başkan” demelerini anlıyoruz da, çünkü taassupları bunu gerektiriyor, bunu söylerken yine de biraz ellerini vicdanlarına koymalarını istiyoruz. Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu gibi, çok önemli bir eser yazmış Ömer Nasuhi Bilmen, önemli çalışmalara ve ciddi bir tefsire imza atmış Süleyman Ateş ve yine İbn Sina’nın İhlas Suresi Tefsiri’ne şerh yazmış, Ruh hakkında önemli bir çalışma yapmış ve bunun dışında da önemli eserler kaleme almış Ahmet Hamdi Akseki gibi isimler söz konusu iken, son Başkan’ı bunlarla kıyaslamak asla doğru olamaz. Elbette son Başkan’ın da kıymetli çalışmaları vardır, ancak her akademisyenin yaptığı çalışmalardan başka bir şey değildir. Bunları, küçümsemek maksadıyla değil bilakis aşırıya kaçanlara bir izah sadedinde yazıyoruz. Üstelik son Başkan maalesef, kendisine karşı çıkan grupların iddialarının aksine, görev yaptığı süre içerisinde, Diyanet Yayınlarında yaptığı akademik bazı yönelişleri saymazsak, hiçbir zaman, bırakın Ankara İlahiyat birikimini Diyanet’e taşımayı, Diyanet’te akademik bir birikimin oluşmasını sağlayacak bir iş de yapmadı. Kaldı ki, yayın alanında da, Alevi klasiklerinin önemli bir kısmı tahkiksiz neşredildiği gibi, Said Nursi’nin Risalelerinin Diyanet adına basılması da büyük bir yanlışlıktı.

Doğrusu Başkan’ın tek ve eşsiz olma özelliği taşıdığı bir yön var. O da, görevindeki son ayları hariç, görev yaptığı süre içerisinde Diyanet’in, tarihinde görülmemiş bir şekilde siyasetle ilişkilendirilmesidir. Geçmişte de Diyanet Başkanlarına siyasi erkin müdahaleleri olmuştur. Ama hiçbir başkan bu şekilde gönüllü olarak siyasete bu kadar ram olmamıştır. Diyanet, kendisine bağlı büyük camilerde, başta Hacı Bayram Camii olmak üzere, şimdi Başkan’ın aleyhine konuşan ve onun ardından tef çalan selefi kılıklı kişilere, özel vaaz verme hakkı da tanımıştır. Son Başkan ve ekibi, sağda solda kendisine ve İlahiyatçılara ağzına geleni söyleyen ve paralel eğitim kurumları açan kendi personeli Kadızadeli vaize bile bir ses çıkaramamıştır. Diyanet Kur’an Kursları, yine tarihte görülmemiş bir şekilde tarikat ve cemaatlere adeta teslim edilmiştir. 1987-1992 yıllarında görev yapmış bulunan Mustafa Said Yazıcıoğlu döneminde hızlanan İlahiyat mezunu olmayanların imam ve hatiplik görevine artık alınmaması gerektiğine dair yönelişe son dönemlerde adeta son verilmiştir. Bu dönemde dışarıdan ortaokul ve liseyi bitirmiş ama esas eğitimini sözde medresede yapmış bulunan, hafızlıktan ve güzel Kur’an okumaktan başka hiçbir mahareti ve bilgisi olmayan çok sayıda İmam Hatip mezunu görevli Diyanet’e alınmıştır. İlahiyat mezunlarının sayısı ise oldukça sınırlı tutulmuştur. Yine bu dönemde, bütün uyarılara rağmen, sonradan azımsanmayacak bir kısmı PKK’ya çalışan mele’ler, Diyanet’te göreve başlatılmıştır. Son dönemlerde, çocukların camilere getirilmesi ve müdahale edilmemesi yönündeki bir önceki Başkan Ali Bardakoğlu’nun başlattığı çalışma, güzel bir şekilde devam ettirildiyse de, kadınların Müftü ve Müftü Yardımcısı olması gibi, yine Bardakoğlu döneminde tartışılmaya başlanan konu, hiçbir zaman gündeme getirilmemiştir. Sadece Cuma’ya gidebilmeleri ile ilgili konu teşvik edilmiştir. Aslında işin özeti, her şeyde denge gözetilmiştir, ama gözetilen dengeler gözeteni yok etmeye çalışmış ve sonunda yok etmiştir. Kutlu Doğum gibi, ismiyle ve içeriğiyle, Diyanet tarihinin halka mal olmuş önemli bir faaliyeti, siyasi baskıya rağmen savunulsa da, sonunda teslim olundu ve bu güzel isim “siyer haftası”na çevrildi. Diyanet’te 15 Temmuz sonrası yapılan toplantıda “bu da sahte mehdi çıktı” sözünden başka bir şey diyemeyen bir toplantıya imza atıldı ve ilim sustu. Hadislerle ilgili yapılan ve elbette faydalı ve çok güzel yönleri olan bir çalışma da, sadece hadisçiler tarafından hazırlandığı ve diğer bilim dallarından destek alınmadığı için, keyfi bazı uygulamalarda bulunuldu ve ismi de maalesef yanlış konuldu. Kitabın adının “Hadislerle İslam” değil “Hadislerle Müslümanlık” olması gerektiğini bizden daha iyi Diyanet’in ve hadisçilerin bilmesi gerekiyordu. Diyanet’in basın ve yayın organlarında ve seminerlerinde akılcı çizgideki hocalara ve farklı ideolojik gruplara ait olduğu vehmedilen akademisyenlere, 15 Temmuz 2016’dan kısa bir süre sonrasına kadar, ciddi bir kota konuldu. Son dönemlerde bütün Ramazanlarda TRT iftar ve sahur programları, adeta, hiçbir tarikat ve cemaat gücenmesin diye, titizlikle seçilmiş cemaat ve tarikat temsilcilerinin geçit törenine sahne oldu. Bu programlarda konuşulanlarla ilgili yapılacak ciddi bir çalışma, olayın ne kadar vahim olduğunu ortaya koyacaktır. Zaman zaman bu programlarda akademisyen olarak çıkan istisna bazı şahsiyetler olsa da bunlar da çoğunlukla yine bir gruba aidiyeti dolayısıyla arz-ı endam ettiler. Son Başkan son Ramazan’da yapılan güzel Kur’an okuma yarışmasıyla ilgili de basına bir beyanat vermişti. Herkes bu beyanatı ciddiye alsa da, şunu unutmuştu: Programdaki jüri üyeleri Diyanet elemanıydı. Programı Diyanet destekliyordu. Diyanet’in Kur’an Kursları da, imam ve hatip alımları da bundan başka bir şeye dayanmıyordu. Üstelik bu yarışmalar her yıl İmam Hatip okullarında devamlı yapılmaktaydı.

Son dönemlerde, Türk Dünyası ve Balkanlarda cemaat ve tarikatlar çok daha etkin hale geldi. Diyanet’in Rusya ve Türk Dünyası’ndaki faaliyetlerinde ciddi bir azalma bu dönemde gerçekleşti. Bu bölgelerdeki din görevlisi yetiştirme işi, tamamen değilse de, önemli ölçüde, dini gruplara bırakıldı. Ciddi bütçesine ve çok önceden beri açılmış İlahiyat Fakülteleri bulunmasına rağmen, Diyanet, bu dönemde Türk Dünyası ve Balkanlara yönelik bir dokümantasyon ve araştırma merkezi açma girişiminde dahi asla bulunmadı. Bir akademisyen Başkan ve birden fazla akademisyen yardımcısına rağmen hep el yordamıyla faaliyetler gerçekleştirildi. Diyanet, kendisinden önce Türk Dünyası ve Balkanlarda açılmış İlahiyat Fakültelerinin öğrencilerinin ciddi bir yüksek eğitim almasına yönelik yapılan uyarılara hiçbir zaman kulak asmadı, buralardan Türkiye’ye gelen öğrenciler hep sıradan bir Kur’an Kursu öğrencisiymiş gibi muamele gördü ve hâlâ da görmeye devam ediyor. Diyanet, özellikle son yıllarda, Türk Dünyası ve Balkanlardan burslu Üniversite öğrencisi getirme konusunu askıya aldı denilecek kadar azalttı. Bu işi Yurt Dışı Türkler Başkanlığı’nın devralması ve bu kurumun yanlış politikaları sonucu bu bölgelere kalifiye eleman yetiştirilmesi görevi ciddi sekteye uğradı. Diyanet ise kendi açtığı İlahiyat Fakülteleri’nden bile, ciddi bir sınav yapıp, Yüksek Lisans ve Doktora öğrencisi getirme işini önemli ölçüde azaltmış durumda. Yine son dönemlerde Diyanet Vakfı, Felsefe ve Din Bilimleri’nde Yüksek Lisans ve Doktora yapanlara (son bir yıldaki bir veya iki kişi hariç) kesinlikle burs vermediği gibi, özellikle Diyanet burslusu olan Uluslar Arası İlahiyat öğrencileri de devamlı Temel İslam Bilimleri alanına zorlandı. Her şey, ilmin değil, dengelerin gücü adına yapıldı. Yani kısacası son dönemde, akademik İlahiyat bilgisi unutuldu. Böyle iken son Başkan’ın sadece Ankara İlahiyatlı olduğu için alındığı veya dini gruplara, ehl-i sünnete uzak olmakla suçlandığı için görevine son verildiği gibi hususlar, elbette etkisi bulunsa da, bize biraz uzak ihtimal gibi geliyor. Şayet doğruysa ve son Başkan sadece ve sadece selefi kılıklı dini grupların baskısıyla görevden alınmışsa bile, daha da ibret verici bir durum ortaya çıkıyor: Yıllarca denge adına her şeylerine destek verilen ve sanki beraberce yönettikleri bu dini grupların, hiçbir zaman akademik bilgiyi, adaleti, ehliyeti, liyakati değil daima taassubu, grupçuluğu, “ancak bendense olur”culuğu ve cehaleti esas aldığını Diyanet’i yönetenlerin bizden daha iyi bilmesi gerekiyordu. Öte yandan eğer gerçekten de durum böyleyse, din adına, Türkiye’yi ileride ciddi sorunların beklediğini de bilmemiz ve tedbir almamız gerekiyor. Yoksa ileride, diğer İslam ülkelerindeki gibi, falan dini grup filan yeri bastı tarzı haberleri duymaya başlarız. Şimdiden sigara içen başörtülülerin içinden neler düşündüğü intibaına kapılan, niyet okuyan (bu arada da aslında başını örtmeyenleri de insan yerine koymadığını ima eden) ve bunu, bırakın akademik dili, sıradan cahil bir insanın bile diline yakışmayacak şekilde ifade eden aklı örtülü Profesörlerimiz çıkmaya başladı. Böyle giderse devamı da gelecektir.

Peki buna rağmen son Başkan niye görevden alındı. Bunun gerçek sebebi belki çok sonraları ortaya çıkacaktır. Ancak bunu sadece ve tek başına selefi kılıklı dini yapılarla ilişkilendirmek safdillik olacaktır. Olayı elbette siyasi boyutu da vardır, ancak sadece siyasetle de ilişkilendirmek doğru olmaz. Belki de bizlerin hiç bilmediği derin hassasiyetler sebebiyle de görevden alınmış olabilir. Bunu en iyi bilen yöneticilerdir. Biz bu yazıyı, son Başkan’ın niye alındığını çözmek için veya ona herhangi bir hasımlık veya hısımlık sâikiyle yazmadık. Bilakis, piyasadaki, neredeyse gidişine ağıt yakacak hale gelen ideolojik, mutaassıp ve cahilane bakış açılarından, asla tasvip etmediğimiz, olumsuz tepkilerden farklı olarak, son Başkan döneminde Diyanet nereye gitti, sorusuna cevap aramak ve tarihe not düşmek maksadıyla kaleme aldık. Hatta biraz mizahi/moda bir dille ve son Başkan’ın kendi ifadesiyle söyleyecek olursak, “devletin Diyanet’inden milletin Diyanet’ine” mi (!!!) vardık yoksa? Sorusu aklımıza geldiği için yazdık. Yoksa Allah bundan sonra son Başkan’ın yolunu açık etsin, mutlaka bir tecrübe kazanmıştır, diye düşünüyoruz. Tabii ki, doğrusunu Allah bilir.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Zafer     2017-08-07 Hayrettin Karaman gibi; yolsuz-adaleti yerlere sermiş-zalimliğe yelken açmış bir iktidara fetva makamı olan bir adamdan bu ülkeye âkil adam, fikir önderi oluyorsa, bu ülkenin batması yakındır, biline...!
Kaan Dertsiz     2017-08-07 Hayrettin Hocaya mesnedsiz yakıştırma yapıyorsunuz , kendisi meramını izah etmisken böyle bir söz ancak itham hatta iftira olur
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Tarihi Hiva Şehri için Özbekistan'dan Turizm Atağı
Tarihi Hiva Şehri için Özbekistan'dan Turizm Atağı
Öztürk Yılmaz: Kerkük'ün Özel Bir Statüde Olması Lazım
Öztürk Yılmaz: Kerkük'ün Özel Bir Statüde Olması Lazım