Advert
On Beş Temmuz’u Anlamak ve Türkiye’nin Devrimci Kaderi
İbrahim MARAŞ

On Beş Temmuz’u Anlamak ve Türkiye’nin Devrimci Kaderi

Enfal Suresi 46. ayet bizlere çok şey anlatıyor. Bu ayette geçen rîh kelimesi; devlet, kuvvet, güç, düzen, nizam, yardım, ikbal, ayakta kalma gücü, be’s, hiddet manalarına gelmektedir. (Taberi ve Keşşaf). Ayrıca kelime kökü itibarıyla rızk, hayatın devamını sağlayan şey manasına da gelir. Ayette geçen münazaa (fela tenâzaû); ihtilaf, hedefte, amaçta, ülküde farklılık, yani millet olamama durumunu anlatmaktadır. Yine ayette geçen el-feşl (fetefşelû) ise; düşmana karşı zafiyet göstermek ve düşman karşısında inkisar yani kırılmak demektir. Meselâ, Taberi tefsirinde denilir ki, Uhud’da mal ve ganimet için Peygamber’in sözünü terk edenler gibi. İşte bu ayet, bilinen beş bin yıllık tarihi boyunca millet olabilme özelliği gösterebilmiş biz Türkler için bugün çok önemli bir anlam ifade ediyor.

Türkler, millet olma özelliğini hep koruduğu ve tarih boyu hâkim olduğu dünyanın büyük bir coğrafyasını hep bu millet olma şuuru ile yönettiği için daima ayakta ve bağımsız kalabilmiştir. Türkler, bilhassa İslam’la müşerref olduktan sonra, kurdukları devletleri çok daha uzun süreli yaşatabilmişler, büyük bir Türk İslam medeniyetinin temellerini atabilmişler ve daha da önemlisi İslam’ın kimlik saklayıcı rolü sayesinde, bilhassa da Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde bunu kendi kültürlerini büyük oranda koruyarak yapabilme becerisini gösterebilmişlerdir. Abbasiler döneminden başlayarak İslam dünyasının hâmiliğini üstlenen Türkler, hüküm sürdükleri çok büyük bir coğrafyada, kendilerini mevali olarak gören Müslüman Araplar başta olmak üzere, bütün milletleri dinlerine, kültürlerine müdahale etmeden idare etmişlerdir. Selçuklular döneminden günümüze kadar İslam dünyasının en büyük rakibi olan Haçlılarla mücadele eden Türkler, bu konuda büyük bir başarı kazanmışlarsa da Osmanlı döneminde gerekli bilimsel gelişmeyi gerçekleştiremediler. Bunun suçunu sadece Türklerde görmek elbette doğru olmayacaktır. Çünkü, Emevilerin son dönemlerinde başlayıp Abbasiler döneminde hızlanan tercüme hareketleriyle dünya tarihinde görülmemiş bir hızla, sadece iki yüzyılda, gerçekleşen büyük İslam rönesansı Selçuklular döneminde yeni bir senteze doğru giderken, maalesef bir tarafta Batı’da Endülüs’teki iç ve dış problemlerle birlikte ilim düşmanlığı ve cehalete övgüler düzülmesinden kaynaklanan sorunlar, diğer tarafta da Doğu’da Moğol istilası, iç sıkıntılar ve Nizamiye ile ilmin devlet kontrolüne girmesi yüzünden önemli sıkıntılar çekmeye başlamıştır. Bu dönemlerde, İslam’ın ilk dönemlerinde de görülen, din ve ilmin siyasete alet edilmesi hastalığı yeniden nüksetmiş ve ilmi zihniyet gerilemişti. Bu, dediğimiz gibi, ilk değildi. İslam’ın ilk dönemlerinde de birtakım problemler yaşanmış ve bir müddet sonra ilmin gücü sayesinde bunlar aşılmıştı.

Türklerin hâkim olduğu coğrafyanın büyük kesiminde büyük bir Moğol kıyımı yaşanmış ve Osmanlı bu sıkıntılar içerisinde “devletin gücünü” yeniden ayağa kaldırmış ve Anadolu Türk birliğini sağlamıştı. Siyasal İslamcıların, Kemalistlerin, Marksistlerin ve liberallerin söylemlerinin aksine Tarih boyu Türkler, Cumhuriyet dönemi de dahil, Batı tipi bir ulus devleti hiçbir zaman kurmadılar. Türk  kelimesini kavim ve ırk anlamında hiçbir zaman kullanmadılar. Türkler, Müslüman olduktan sonra gittikleri her yerde toprağı imana getirdiler, bir takım Marksist, enternasyonalist ve İslamcı zevâtın zannettiği gibi, ki elbette istisnaları olabilir, sırf savaşmak için veya ganimet için savaşmadılar. İ’lây-ı Kelimetullah için, nizam-ı âlem, yani adalet için mücadele ettiler.  Mazlumu, zorda kalmışı korudular, hangi dinden ve inançtan olursa olsun mazlumları koruyabilmek için kendilerini feda ettiler. Hiçbir zaman kavmiyetçi olmadılar, bilakis Araplaştılar, Hintlileştiler, Kürtleştiler. Hatta kurdukları devletlerde, geçmişte de, bugün de, hep başkaları din adına, sosyalizm adına, Batılılaşma adına etnik kimlikçilik yaptı ve Türk’ü ötekileştirdi, sindirmeye çalıştı. Buna bile ses çıkarmadılar. Yavuz Sultan Selim dönemi şairlerinden Mesîhî’nin dediği gibi “Mesîhî gökden insen sana yer yok/Yürü gel var, ya Arab’dan ya Acem’den.”

Başka hiçbir toplumun diline müdahale etmediler. Yine birtakım Türk düşmanlarının dediği gibi kendilerini Tanrı gibi görüp Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi addetmediler. Bilakis, hep mazlumun hakkını yeniden almak için, nizam-ı âlemi kurmak için, otu ata-eti ite yedirmek ve kızıl elmaya, yani uhrevi saadete vesile olacak dünyevi saadete erişebilmek için mücadele ettiler. Adaleti ellerinden geldiğince yerine getirmeyi Tanrı’nın sıfatlarına benzemek olarak algıladıkları ve ona özendikleri için, kibirden değil, bilakis mütevazılıktan dolayı, kendilerine Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi, kut’u, halifesi unvanını verdiler. Muhacirliğe hiç özenmediler. Hep ensar oldular. Muhacir olacakları zaman da yine Türkiye dışından Türkiye’ye muhacir oldular.

Elbette her şeyleri mükemmel değildi, hataları da oldu. Osmanlı kurulurken Alperen ruhlu Ahiler, Bektaşiler, Mevleviler gibi birtakım dini gruplar vardı. Devletin yükseliş ve kurumsallaşması döneminde Ahiler öncülük ederken, sonraki dönemlerde yavaş yavaş hâkimiyet el değiştirmeye başladı. Bu, bir bakıma, dini gruplar ve tarikatlar arası güç mücadelesi de demekti. Bunun yanında beylikler arası güç mücadelesi de söz konusuydu. Anadolu’da Türk birliğinin sağlanması kolay olmadı. Bunun için birkaç yüzyıl geçmesi gerekiyordu ve öyle de oldu. Ama Fatih dönemi İstanbul’unda bile ulema arasında kıyasıya mücadele ve gruplaşmalar söz konusuydu. Molla Lütfi’nin ulemaya verilen imtiyazlardan, ulemanın ahlâksızlıklarından şikayetleri ve devrin en büyük medresesi Semaniye’yi at ahırına benzeterek buradaki müderrislerin yetersizliğinden şikayet etmesi, vezirlerin müderris tayinine karışmalarını tenkit etmesi boşuna değildi. Ama onun Fatih döneminin hemen akabinde II. Beyazıt dönemindeki bu şikâyetleri ciddiye alınmadı. Başlarda ciddi amaçlar için gerçekleştirilen Huzur Dersleri bile, sonraki taklitçi padişahlar tarafından özentiye dönüştürüldü, içeriği boşaltıldı. Ama ilginçtir aynı tarihte Türkler, Türkistan’da bilimsel gelişmenin zirvesi âlimler yetiştiriyorlardı. Burada Timur’un büyük rönesansının etkileri devam ediyordu. Öyle ki, Uluğ Bey’in Zîc’i 18. Yüzyılın Avrupa’sında hâlâ okunan ve kıymet verilen bir eserdi. Osmanlıda ise 1580’li yıllarda, kısa bir süre önce açılan rasathane devlet eliyle yıktırılmıştı. Altı asrı aşan bir hâkimiyet döneminde elbette hiçbir şey yoktu diye bir şey söylenemez. Ama bilhassa müspet bilimlerde ciddi bir zayıflık vardı. Kaç asır sonra açılan matbaada bile ilk elli yılda çok fazla eser basılmazken, başta mühendislik ve tıp alanı olmak üzere çok büyük bir eksiklik söz konusuydu. Yavuz döneminden başlayarak giderek artan bir şekilde bunlardan şikayet eden ulemanın dediği gibi, “artık ilmin yeri soğulmuş, yani suyu çekilmiş ve sönmeye yüz tutmuştu”. Katip Çelebi’nin dediği gibi aslında, daha Nizamiye Medreseleri kurulurken bunu duyan Buhara uleması, “ilmin gıyabında cenaze namazı kılmışlardı”. Bu da göstermekteydi ki, İslam dünyası, bir zihin tutulması, zihniyet daralması yaşamaya başlamıştı.

Osmanlıda kuruluş döneminden itibaren tasavvufi gruplara hem devlet hem de halk ve esnaf tarafından büyük değer verilmesinin altında yatan en önemli sebeplerden birisi, “gazi alperen” yapıları, toplumsal ve ekonomik fonksiyonları, toplumsal hayata bilhassa üretim ve edep, erkan öğretmedeki olumlu katkıları ve her an devlete destek olmalarıdır. Hatta o dönemde bu sûfi gruplar o derece önemsenmiştir ki, bazı padişahlar bizzat onlar eliyle kılıç kuşanmışlardır. Devletin de desteğiyle öne çıkan sûfi grupların etkisi; hem siyasi yönetim ve bürokrasi üzerinde, hem medrese ve ilmiye üzerinde, hem de çiftçi, esnaf ve halk üzerinde oldukça hızlı bir şekilde artmış ve bu, zamanla, olumsuz bazı sonuçlar doğurmaya başlamıştır. Kanuni dönemi ve sonrasında bu sorunlar daha da büyümüştür. Bunun ilk belirtileri Yıldırım Beyazıt ve Fetret döneminde yaşanmış, hemen sonrasında da Hacı Bayram Veli’nin II. Murat tarafından sorgulanması gündeme gelmiştir. Bunun arkasında da Bayramilerin güçlenmesine yönelik bir tehlikenin sezinlenmesi vardır. Kanuni döneminde ve diğer dönemlerde idam edilen şeyhler, sözde sûfiler ve sözde mehdiler, yetersiz, icazetsiz mürşitler ve ilimsiz beşik şeyhleri veyahut da sadece şikayet üzerine hapsedilen veya öldürülen din ehilleri hakkında yeterli araştırmalar yapılmış olsaydı bugün çok daha iyi bir şekilde önümüze bakabilirdik. Kaldı ki, mevcut yapılan araştırmalar bile, olayların; siyasal, toplumsal, ahlâkî, ekonomik, ideolojik ve teolojik boyutlarını kısmen ortaya koymakta ve bizlere çok çok önemli ibret verici mesajlar vermektedir. Bu açıdan günümüzdeki tarikatlar, cemaatler, sivil toplum kuruluşları ve yardım dernekleri iyice araştırılmalı, devlet kurumlarındaki yapılanmaları, ekonomik güçleri, tarihsel kökenleri, ilmi ve dini yeterlikleri ile beraber iyice soruşturulmalıdır. Meselâ idam ve soruşturmaların ağırlıklı olarak sûfiler üzerine yoğunlaşması veya olayların hemen tamamına yakınında siyasal, toplumsal, teolojik ve de ekonomik yanların öne çıkması, çoğunun kendi gruplarından olmayanları ötekileştirmesi, sûfilerin geniş bir örgütlenme ağına sahip olmasından ve bunun devleti ürperti, endişe ve korkuya düşürmesinden kaynaklanmaktadır. Yani, devletin, tabir caizse, kendini koruma içgüdüsü devreye girmektedir.

Bilimin, aklın, ahlâkın ve adaletin egemen olmadığı yerde her türlü siyasal entrikanın, bağnazlığın, çekişmenin ve nihayet nizamın yıkılmasının kaçınılmaz olduğu temel bir kuraldır. Nitekim daha sonraları Bektaşi gelenekle olan bağlantısı bilinen Yeniçerilerin büyük taşkınlıklara yol açtığı ve hatta olayı Genç Osman gibi bir padişahın öldürülmesine kadar götürdüğü gerçeği de unutulmamalıdır. Bilhassa 17. Asır ve sonrası din-siyaset, ilim-siyaset ve tarikat-siyaset ilişkileri bakımından mutlaka çok iyi incelenmelidir. Bu dönemde Osmanlı tarihinde hiç görülmeyecek tarzda şeyhülislamlar, şeyhler idam edilmiş ve ulemanın, yüksek eğitimin değeri ortadan kaldırılmıştır. Bu cehalet ve karmaşa, tabii olarak, çok geçmeden Kadızadeliler adı verilen selefi nitelikli radikal hareketi doğurmuştur. Bu hareket, her önüne geleni bidat sayan, İbn Arabi başta olmak üzere tasavvufi anlayışla temel bir sorunu olan, reddeden ve hatta sûfîlerin tamamını tekfir eden bir düşünceye sahip olmuştur. Bu tür yaklaşımlar hep kendi düzenini kurmak isteyenlerin devrim yapma hayallerini süslemiştir. Bu dönemlerin kaynakları incelendiğinde idam edilen, hapsedilen veya sürgün edilenleri, zaman zaman iftiralar olsa da, temel suçlandıkları hususlar; Ehl-i sünnet karşıtlığı, siyasal iktidara başkaldırı, diğer tarikat ve gruplarla yarış ve mücadele, mehdilik, kutubluk-gavslık iddiaları, aşırı güç, kuvvet ve itibar kazanma, sistem bozukluğu vb. gibi konulardır. Günümüzdeki duruma bakıldığında ise ortaya çıkan gerçek, tarihi tecrübeyi hiçe saydığımızdır.

Bir taraftan İslam dünyasını tektipçi sosyalist bir ümmetçilikle idareye kalkan ve gelenekteki çeşitliliği, zenginliği, milliliği yok sayan siyasal ve selefi karakterdeki İslamcılar kendi şeriatlarını devrimle getirmek isterken, diğer taraftan söz konusu çeşitliliği, zenginliği ve milliliği kabul ettiğini zannettiğimiz sözde Ehl-i Sünnet müdafileri, gelenek tapıcılığı zihniyeti ile, hatta selefi bir çizgide, kendi şeriatlarını bir çeşit devrimle getirmeye çabalıyor. Diğer bir taraftan sözde sûfi gruplar, bekledikleri mehdi ve son veli ile devrim hayallerini gerçekleştirecekleri rüyalara yatıyorlar. Bunlara ilave olarak, bu saydıklarımızla nitelikleri aynı olan ve sözde eşitlik adına milliyeti yok sayan enternasyonel bir anlayışı savunan ve yapacağı sözde devrimlerle halka mutluluk vadeden ve özel mülkiyete, sermayeye düşman, güya kapitalizm düşmanı, adalet taraftarı gözüküp, Orwell’in romanını aratmayacak bir burjuva hayatı yaşayan ve kendi “şeriat”larını (!!!) topluma dayatan devrimciler var. Bunların ortak özelliği cehalet, yobazlık, bedevilik, kesin inançlılık ve hep gerçek hayatın dışında ütopik bir hayalciliktir.

Cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyelerin, uzun Osmanlı asırlarının olumsuz tecrübeleri göz önünde bulundurularak veya başka sebeplerle, kapatılması veya yapılan bazı yanlış icraatlar yüzünden cahil kitleleri yönlendiren merdivenaltı kimisi nevzuhur, kimisi geçmişin devamcısı gibi gözüken tarikatlar ve cemaatler her geçen yıl gücünü ve cehaletini artırarak devam etmiştir. Bunlar, bazı haklı iddiaların arkasına sığınarak tarihteki olumlu rollerinin hemen tamamını kaybetmiş bir şekilde bugüne gelmişlerdir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde hâlâ çok az da olsa devam eden toplumun harcı olma görevlerini de zamanla yitirmişlerdir. Bununla ilgili İsmail Kara’nın Şeyh Efendi’nin Rüyasındaki Türkiye’sinde geçen meşhur anekdot, Türkiye’nin devrimci gerçekliğini çok iyi anlatmaktadır. Buna göre, dönemin lideri Mustafa Kemal Atatürk ve kurduğu rejimin yıkılması için, sabah namazı sonrası kahriye (beddua) okumak üzere toplanan tarikat temsilcilerinden birisinin, o gece gördüğü rüya sonrası söylediği cümle, kahriyeyi (bedduayı) okuma düşüncesini bir anda ortadan kaldırmıştır. Şeyh efendi rüyasında bir dünya haritası ve bu haritanın Mekke kısmı üzerinde ayakta yüzü Türkiye’ye dönük bir şekilde duran ve haritadaki toprakları dağıtan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i görmüş ve Türkiye kısmı üzerinde sırtı Peygamberimize dönük bir şekilde duran Mustafa Kemal’e de Türkiye’yi işaret ederek, “burayı da buna verin” demiştir. Türkiye’nin haritadaki rengi yeşil ve etrafı da çok yüksek olmayan siyah duvarlarla çevrilidir. Bu rüyadaki paylaşıma elbette kimsenin itirazı olmamış ve kahriye (beddua) okumadan dağılmışlardır. Bu hatıra da göstermektedir ki, Türk toplumunun kafası karışıktır. Bu da açıkça bilgisizlik ve çaresizlikten gelmektedir. O günden bugüne adeta tarikatlar, cemaatler ve radikal dini grupların çoğu o yeşil haritanın etrafında vehmettikleri, kafalarındaki sözde şeriate engel siyah duvarı yıkmak için çabalamışlar ve mevcut Türkiye Cumhuriyeti’ni asla kendi devletleri, bayrağını kendi bayrakları, ordusunu kendi orduları ve vatanı da kendi vatanları olarak görmemişlerdir. Hepsi Türkiye’yi her an yeniden fethetmeyi, hayallerindeki Darü’l-İslam’a katmayı hedeflemişler ve bunun için takiyyeye başvurmuşlardır. Bayrağa, vatana, devlete saygı duymayı, onu sevmeyi adeta şirk olarak değerlendirmişlerdir. Ayrıca bu yapıların neredeyse tamamına yakını, Türkiye’yi yine kafalarındaki devrime uygun dönüştürmeye çalışan, halkın değerlerine tamamen yabancı, taklitçi, yobaz ve cahil sol, liberal ve batıcı elitist devrimcilerin karşısında kendilerini alternatif olarak sunmak suretiyle, cahil yığınları kandırmışlardır. Sloganik, hayalperest ve ilmi temelden yoksun iddialarıyla cahil ve ötekileştirilmiş halkı kendi saflarına çekip çoğunlukla bu cahil yığınların ve bazen de devletin sırtından geçinen asalak yapılara dönüşmüşlerdir. Artık bu yapıların çoğu hayır kurumu olmaktan çıkmış, cer kurumlarına, yani alan el konumuna gelmişlerdir. Veriyor gözükenlerin çoğu da kendileri bir katma değer üretip bunu yayacağına ve dağıtacağına, ondan bundan veya devletten toplayıp hem kendilerine bedavadan bir maaş ve geçimlik sağlamışlar hem de topladıklarının bir kısmını dağıtmakla yetinmişlerdir.

Günümüzde camiler de dâhil dini yapıların çoğu hep şeffaf olmayan para toplama sistemi üzerine kuruludur ve topluma yüktür. Elbette bunlardan bir kısmının ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerinin barınma ihtiyaçlarını karşılama adına olumlu faaliyetleri bulunsa da, buraları da kendi meşrep ve ideolojilerinin pompalandığı, hayatın gerçekliğinden ve ailelerinden koparıldığı ve akılların kiraya verildiği yerler haline getirmişlerdir. Bu yapılanmaların hemen tamamına yakını ilimden fersah fersah uzaklaştığından hep insanları ahirette ulaşacakları cennete teşvik ederek ölümü ve öteki hayatı öncelemişler ve bu dünyanın imarının ve cennete çevrilmesinin gerekliliğini unutmuşlar, hatta unutturmuşlardır. Aslında iyi bakıldığında alan da memnundur satan da. Buralara gelen insanların bir kısmı manevi bir arayış için gelse de sadece saflığından ve cehaletinden veya çaresizliğinden değil aynı zamanda şark kurnazlığından ve uyanıklığından da bu yapılara katılım sağlamaktadır. Çünkü bu tür yerler kolayca cennetin garanti edildiği, bekârların bahtlarının açıldığı, bela ve kazalardan, hastalıklardan, cinlerden, perilerden, cehennem azabından kurtulunan(!!!) yerlerdir. İşte bu karşılıklı alışveriş ve kolaycı zihniyet tabii ki, bu tür yapılanmaları hep güçlendirmiştir. Her gün surdan bir delik açtığına inanan bu insanlar, Cumhuriyet hükümetlerin kasıtlı, kasıtsız yaptığı veya yapmak zorunda kaldığı hatalar yüzünden her geçen gün palazlanmaya ve yeni devrim hayalleriyle gezmeye devam etmektedir. Devletin üniter yapısını bozmaya kalkışan sol ve bölücü yapılanmalar, sözde laikler, sözde Atatürkçüler, sözde milliyetçilerin çoğu da kendi devrim hayallerini korumaya devam etmektedir. Bunlardan en çok palazlanan yapının yaşattığı 15 Temmuz darbe girişimi ortadadır. Bu millet için yeni ibretler ortaya çıkmadan devletin tedbir alması elzemdir. Ülkemizin bir an önce ikiyüzlü, takiyyeci, farklı ajandaları olan, sağ ve sol enternasyonalist, ırkçı, etnikçi, kavmiyetçi, küreselleşmeci, sosyalist ümmetçi devrimci zihniyetlerden kurtulması ve bu topraklarda yaşayan bütün insanları eşit hak ve hürriyetlere, sahip bireyler olarak kabul etmesi, ehliyeti, adaleti, bilimi sarsılmaz bir ilke olarak kabul etmesi gerekiyor. Çünkü, ülkemizi diğer İslam ülkelerine örnek kılan ve onlardan ayıran özgün ve modern yapısı her an ortadan kaybettirilmeye çalışılmakta ve halen Arap dünyasına özenen klasik bir bedevi toplum yapısına doğru evrilmeler ortaya çıkmaktadır. Her geçen gün yaşamak değil ölüm yüceltilmekte, şehitlerimizin bu ülkeyi ve Müslümanları payidar kılmak için kendilerini feda ettikleri unutulmaktadır. Bu sebeple bir an önce Türk geleneğine, Türk aklına, Türk tecrübesine ve Türk ve İslam modernleşmesinin özgün ve bizi payidar kılabilecek yönlerine eğilmemiz gerekiyor. Bir Batılı yazar, İslam medeniyetinin ortaya çıktığı ve Batı’yı dönüştürdüğü dönemler için şu ibret verici ifadeyi kullanıyor: “Batı’nın edebi kataloglarıyla Müslüman ilim adamlarının elinin altında olan kitapların listesinin bir karşılaştırması, Batılı zihnilerde acı bir izlenim yapacaktır”. Bugün durum tam tersine dönmüştür. Artık bilimsel literatür Batı’nın elindedir. Bizler dünyanın bu bilimsel mirasını tevarüs etmeden, yeni bir gelenek yaratamayız. Gelenekçiliğe saplanıp kalırız. Günümüzde artık asırlardır karşımıza dikilen Batı medeniyetini tevarüs etmeden, zihin kodlarını anlamadan ve kendimizi bunlarla birlikte yeniden inşa etmeden ayakta kalmanın imkânsız olduğunu anlamamız gerekiyor. Yüce Allah hepimize akıl ve yöneticilerimize kut nasip etsin, bütün şehitlerimizin ruhları şad olsun. 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kahire'de 5 Gündür Haber Alınamayan Kazak Öğrenciler Karakolda Bulundu
Kahire'de 5 Gündür Haber Alınamayan Kazak Öğrenciler Karakolda Bulundu
TÜRKSOY Gençlik Oda Orkestrası Üsküp’te Konser Verdi
TÜRKSOY Gençlik Oda Orkestrası Üsküp’te Konser Verdi