Advert
Forsa ve Dağ 2
Hakkı Suat YILMAZER

Forsa ve Dağ 2

Ötüken Neşriyat’ın yeni çıkan eserlerine göz atarken Ömer Seyfettin ismini görmemle heyecanlanmam bir oldu. Çocukluğumda babamın tavsiyeleri ile okuduğum ve okuduklarımı o küçük hafızamda sıkı sıkıya tutup, arkadaşlarıma anlattığım hikâyelerin yazarıydı. Yazar olan başka birilerinin ismini duyduğumda; “Ömer Seyfettin gibi mi?” diye sorduğum da oluyordu. Kısacası, ilk okuduklarımdandı. Belki de aradan geçen seneler ve farklı meşguliyetler yüzünden( galiba biraz da hafızamın azizliğine uğradım) okuduklarım sıcaklıklarını yitirmişti. Ötüken Neşriyat’ın “Turan Masalları” ismiyle Eylül 2016 da okuyucuları ile buluşturduğu kitabı kısa süre içinde temin ettim. Fakat okumam o kadar hızlı gerçekleşmedi. Henüz sonlandırmadığım kitaplarım olduğu gibi Turan Masalları’nı okuduğumda tam olarak neler hissedeceğimi bilememek de geç okumamda etkili oldu. İlk sayfalarını çevirip birkaç cümle üzerinde göz gezdirirken kendimi kitabın orta sayfalarında buldum.

 

Mutlu oldum…

 

Ne zamandır beni böylesine saran ve geçmişle bugün arasında garip gelgitler yaşatan bir kitaba rastlamamıştım. Benden habersiz yüzüme konan tebessüm ile kaldığım yerinden kitabı okumaya devam ettim. Yorgun gözlerime rağmen kısa sürede kitabın son sayfası olan 224. Sayfasına ulaşabilmiştim. Üzerimde garip bir mutluluk vardı. Hasretliğin sonlanmasına benzer bir mutluluk gibiydi desem herhalde meramımı daha iyi anlatabilirim. Ömer Seyfettin’i uzun uzadıya bu yazıda anlatabilmenin zor olduğunu düşünüyorum. Kim olduğunu sizler de iyi biliyorsunuzdur. En iyisi kitapta yer alan hikâyeler üzerinden gitmeliyim. Hikâyelerden en çok beğendiğim dersem diğerlerine haksızlık olur düşüncesindeyim. En çok beğendiğim yerine zihnimde iz bırakan hikâye dememin daha doğru olacağını düşünüyorum. İz bıraktı çünkü hikâyenin başkahramanı olan Kara Memiş’in duygularına ortak olabildim. Düşman eline esir düşmüş bir kürek mahkûmu(Forsa) olan Kara Memiş, esaret altında yıllarını geçirmişti. Zulüm altında geçirdiği bu zorlu yıllar, yüreğindeki vatan sevgisine bir nebze olsun zarar vermemişti. Aksine vatan sevgisi, iman ateşiyle birlikte körüklendikçe körüklenmişti. Bedenini yakıp kavuran bir ateşe dönmüştü. Yaşlılıktan dolayı ölüme gençlerden daha yakın olduğunu düşünen Kara Memiş, gözleri sonsuzluğa kapanmadan evvel son göreceği şeyin Osmanlı gemileri olmasını arzu ediyordu. Kürek mahkûmluğu yaşının ilerlemiş olmasından dolayı başka bir cezaya dönüşmüştü fakat Kara Memiş için dayanamadığı asıl ceza, Osmanlı gemilerinin gelmediği her geçen gün idi.

 

Kara Memiş’in azaplı bekleyişi bir sahil kenarında uyukladığı sırada son buluyordu. Yaşlı adam, yorgun bedeniyle bir köşede kendinden geçmiş vaziyette iken gözlerini araladığında, sahile yaklaşan Osmanlı kadırgalarını görüyordu. “Al bayrağı uzaktan tanıdı. Yatağanlar [eğri kılıçlar], kalkanlar güneşin aksiyle parlıyordu.[1] Uyanıkken rüyanın görülüp görülmediğini sorguluyordu. Gözlerine inanmakta zorluk çekiyordu. Kalp atışları hızlanmıştı. Yaşlılıktan ve esaretten çürümeye yüz tutmuş kemikleri hareket etmesini zorluyordu fakat dayanıyordu. Yerinden kalkıp Türk askerine doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Yaklaştıkça dizlerinin sızlamasını daha az hissediyordu.

 

İlerledi…

 

İyice yaklaştığında Türk askerlerinden birini tutup öpmeye başladı. Gözlerinden de yaşlar boşalıyordu. Hasret sona ermiş, kahraman Türk askerine kavuşmuştu. Belki de son dileği kabul olmuştu.

 

Hikâyenin devamı da aynı etkileyicilikte devam ediyor ama ben bu kavuşma anını zihnimde öyle bir canlandırmışım ki, aradan geçen zamana rağmen halen tazeliğini korumakta. Ömer Seyfettin’in güçlü kalemi ve en az kalemi kadar güçlü vatan sevgisini hissettirdiği bu hikâye aklımın ve yüreğimin özel bir yerinde muhafaza olurken, yakın zamanda gösterime girmiş Türk askerini konu alan “Dağ 2” filmini seyrettim.

 

Hikâye ile film arasında kuvvetli bağlar kurdum…

 

Esaret altında kırk yıl kalmış olan Kara Memiş ile Işid’in elinde ölümün kıyısında kalan Türk kızı Nabat’ın hissettikleri ve bekledikleri birbirine çok benziyordu. Her ikisi de şerefli, şefkatli, kahraman Türk askerinin gelip kendisini kurtarmasını bekliyordu. İkisinin de beklediği gibi oluyor ve Türk askeri imdatlarına yetişiyordu. Karşılarında Türk askerlerini gördüklerinde her ikisinin de gözlerindeki yaş, yüreklerindeki vuslat ve dillerindeki dua aynı idi.

 

Kara Memiş’in Osmanlı kadırgaları üzerinde dalgalanan al bayrak ile Nabat’ın Bordo Bereli askerlerimizin armalarında yer alan ay ve yıldız aynı idi.

 

Kara Memiş’in yaşadığı zaman ile Nabat’ın yaşadığı zaman aralığı kaderlerinde zulüm görmeyi, esaret altında kalmayı, cihan üzerinde yalnız kalmayı değiştirmemişti. Zamanın değiştirmedikleri sadece bunlar değildi. Türk, Türk’ün sırttaşıydı. Bir Türk sırtını yalnızca başka bir Türk’e dayayabilirdi. Türk, zulüm de görse yüreğindeki vatan sevgisinden, topraklarına bağlılıklarından vazgeçmezdi. Türk, askerine çok güvenirdi. Türk askeri kendisine duyulan güveni boşa çıkarmaz, nazlı ve ihtişamlı dalgalanan al bayrak için gözünü kırpmadan ölüme giderdi. Asırlar evvel de bu durum böyleydi, kıyamet vaktine kadar da böyle olacaktı. Bu kahramanlıkları anlatan hikâyeler, destanlar, romanlar yazılacak filmler çekilecekti.

 

Dünya var oldukça Türk de var olacaktı…

 

                Son söz;

Kara Memiş ve Nabat kardeştir. Tıpkı cihan üzerindeki diğer Türkler gibi…

 


[1] Ömer Seyfettin, Turan Masalları, Ötüken Neşriyat, İstanbul: Eylül 2016, s.54.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Türk Dünyası Birlik Platformu, Genç Akademisyenler Derneği'nin Konuğu Oldu
Türk Dünyası Birlik Platformu, Genç Akademisyenler Derneği'nin Konuğu Oldu
“Kırım Tatar Türk Özerkliği Ukrayna’nın Yükümlülüğüdür”
“Kırım Tatar Türk Özerkliği Ukrayna’nın Yükümlülüğüdür”