istanbul escort

porno izle

porno indir

kadıköy escort taksim escort beşiktaş escort mecidiyeköy escort ataköy escort şişli escort

sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop vibrator vibrator vibrator izmir sex shop izmir sex shop ankara sex shop ankara sex shop antalya sex shop penis pompasi penis pompasi sinop otelleri sinop otelleri sinop otelleri sinop otelleri sinop otelleri sinop otelleri

Röportaj: II. Dünya Savaşı Sonrası Ortadoğu

Türk Düşünce Topluluğu'nun hazırladığı röportajları sizin için yayımlıyoruz. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Türel YILMAZ'dan: II. Dünya Savaşı Sonrası Ortadoğu

Röportaj: II. Dünya Savaşı Sonrası Ortadoğu

Dünya Savaşı’nın hazırlık aşamalarında ve savaşın ilk yıllarında İngiltere, Almanya ve SSCB gibi başat aktörlerin Orta Doğu politikalarından kısaca bahseder misiniz?

Burada SSCB’nin Orta Doğu politikasından bahsetmemiz çok mümkün değildir. SSCB 1917’de Bolşevik Devrimi ile “komünist” rejime geçmiştir ve akabinde kendi varlığını, kendi rejimini Batı ülkelerine kabul ettirmek istemektedir aynı zamanda da içine kapanmış bir devlet yapısı mevcuttur. 1920’lerin sonunda Stalin iktidara gelince içerde tasfiyeye başlamıştır, bu iç meşguliyet sebebiyle SSCB; dış politikada pasif kalmıştır. Bu sebeple SSCB’nin iki savaş arası dönemde varolan bir Orta Doğu politikasından bahsedemeyiz.

İngiltere’ye gelince, İngiltere’yi Fransa’dan ayrı düşünemeyiz. Bu iki ülke daha I. Dünya Savaşı yıllarında “Sykes Picot Antlaşması”yla Orta Doğu tropraklarını kendi aralarında paylaşmışlardı. Savaş sona erdikten sonra Paris Kongresinde birtakım kararlar alınmış, Milletler Cemiyeti kurulmuş ve bir manda sistemi ortaya çıkmıştır. Bu aslında sömürgeciliğin modern versiyonudur diyebiliriz. -Manda sisteminin mantığı o günlerde şuydu; “bir ülke, kendi kendini yönetecek duruma gelinceye kadar daha büyük bir devlet o ülkede hâkim unsur olur”.- 1920 “Saint Remo Konferansı”yla Arap Ortadoğu’su bu iki ülkenin manda yönetimi altına konulmuştur. İngiltere manda sistemi adı altında Filistin, Irak ve Ürdün topraklarını yönetimi altına almıştır. Fransa ise Suriye ve Lübnan’ı manda yönetimi altına alıyor.1882 yılından beri İngiltere zaten Mısır’dadır. Körfez ülkelerinde de İngiltere hakimiyeti 19. yüzyıl itibariyle kendini göstermiştir. İki savaş arası dönemde Arap Orta Doğusu İngiltere ve Fransa’nın manda yönetimi altındadır. Bu iki ülkenin yönetiminin bu dönemde etkili olduğunu görüyoruz ancak 1920’lerin başından itibaren bu ülkelerdeki milliyetçi unsurlar bağımsızlık mücadelesi vermeye başlamışlardır. 1930’lu yılların başlarında savaşın ayak seslerinin duyulmasıyla 1932’de Irak ve Ürdün bağımsızlığını kazanmıştır fakat Filistin’de manda yönetimi hala devam etmektedir. Suriye ve Lübnan ise bağımsızlığını Fransa karşısında kazanmıştır. Bu durum savaş sırasında Orta Doğu bölgesine kaynaklarını ve dikkatlerini ayıramamalarının bir sonucudur. İngiltere’nin Filistin politikası da 1939’da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çünkü 1920’lerin başlarından itibaren, Filistin’in İngiltere mandasına girmeseinden itibaren Yahudi göçleri başlamıştır. Araplarla Yahudiler arasında mücadele de bu dönemde yoğunlaşmıştır. Bu mücadele 1930’larda kanlı savaşlara dönüşmüştür. Yahudiler ve Araplar arasında İngiltere bu karmaşayı çözmek için 1930’ların başlarından itibaren tedbir amaçlı birtakım adımlar atmıştır. Fakat İngiltere’nin sorunu çözmeye yönelik bütün tedbirleri başarısız olmuştur. Savaş başladığı andan itibaren de Yahudilerin politikaları İngiltere’ye karşı ilginç olmuştur. Savaş başlayınca İngiltere Araplara da Yahudilere de kendileriyle beraber savaşmaları için çağrıda bulunmuştur ancak Filistinliler bunu kabul etmemiş buna karşın Yahudiler kabul etmişlerdir. Yahudiler İngiltere ordusunda savaşmışlardır. İlginçtir ki; Yahudiler savaşırken İngiltere’den silah çalmışlardır. Savaş bittikten sonra o silahlar Yahudi örgüterin ellerinde hem İngiliz hem de Araplar’a yöneltilmiştir.

Savaş sırasında tarafsız kalmasına rağmen İran’ın, İngiltere ve Rusya tarafından işgalinin Müttefik devletler açısından önemi nedir? Neler amaçlanmıştır?

Savaş başladığında İran tarafsızlığını ilan etmiştir ancak İran şahı aslında sıkı bir Alman sempatizanıdır. Savaş devam ederken müttefikler için başlangıçta İran’ın tarafszılığının bir anlamı yoktur ama 1941 yılında Almanya SSCB’ye saldırıp, SSCB’de Müttefikler’in safına geçince durum tamamen değişmiştir çünkü müttefiklerle SSCB’nin savaşta irtibat kurmaları gerekiyordu. O dönemin şartlarına bakıldığında bunun boğazlardan yapılması mümkün değildi çünkü Balkanlar tamamen Alman işgali altındadır. Kuzey Denizi’de coğrafi ve iklim şartlarından dolayı elverişli değildir. Bu sebeple en uygun yol “İran” olarak beliriyor ama İran Şahı Rıza Pehlevi yine kabul etmiyor. Ardından 1941 yılında tahtından oğlu Muhammed Rıza Pehlevi adına feragat ediyor. Literatürde feragat ettiği söylenilse de darbe olduğunu savunanlar da mevcuttur ve ben de bunun bir darbe olduğu düşüncesindeyim. Baba Pehlevi’ye karşı oğlu müttefiklerin desteğiyle bir darbe yapmıştır. Tahttan iner inmez oğul Pehlevi, müttefik devletler ile bir ittifak antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşma çerçevesinde Kuzey İran SSCB işgalinde, Güney İran ise ABD ve İngiltere işgalinde olacaktır. Fakat savaş bittikten sonra 6 ay içinde askerlerin çekileceği üzerinde de anlaşılmıştır. Savaş bittikten sonra Güney İran’dan, İngiltere ve Amerika çekilse de Sovyetler çekilmeyerek, Amerika ve İngiltere’nin asıl amacının Sovyetler ile bağlantı kurmak olduğu görülmüştür. SSCB ise savaştan sonra Kuzey İran’ın petrol işletim haklarını elde etmek için işgale devam etmiştir. Amacı doğrultusunda Mahabad’da Kürt Cumhuriyeti ve Azerbaycan Özerk Cumhuriyeti’nin kurulmasına destek vermiştir. Her ikisi de kurulur kurulmaz Sovyetler ile ittifak anlaşması imzalamışlardır. Daha sonra Sovyetler Birliği ile merkezi hükümet arasında gerçekten İran’nın kuzey petrollerine ilişkin bir antlaşma imzalanmıştır. Antlaşma imzalanır imzalanmaz da Sovyetler askerlerini geri çekmişlerdir. Kürt Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti de desteksiz kalınca İran merkezi hükümeti iki oluşumu da yıkıyor. SSCB’de tam olarak istediğini elde edememiştir. Çünkü ABD de Monroe doktrinini terk edince SSCB İran politikasını rahat bir şekilde devam ettirememiştir.

Güney’de ki Müttefik Devletler petrol antlaşması yapmadılar mı?

İngiltere 1901 yılında Knox D’arcy adında bir misyoner İran Şahından imtiyaz almış ve İran petrollerini araştırma, işletme, dağıtma ve rafine etmeyi D’Arcy’e vermiştir. D’Arcy ayrıcalığından dolayı İran’da ilk petrol bulunduğunda İran-İngiltere petrol şirketi oluşturulmuştur. II. Dünya Savaşı’na girildiğinde zaten İran petrolleri üzerinde İngiliz hakimiyeti tartışılmaz hale gelmiştir.

Yaşanan 5 yıllık işgalin İran’ı 50 yıl geriye götürdüğü söylenir. Yaşanan işgal bölgeyi nasıl etkilemiştir?

Sadece İran için değil, bütün işgal olayları için geçerlidir. Bir ülke işgal edildiği takdirde ülke geri kalır ve ilerleyemez. Sovyet işgalinin bölgeyi nasıl etkilediğini üstteki soruda belirtmiştim. 1900’lerin başından beri İran petrolleri üzerindeki İngiliz hakimiyeti İran’ı 100 yıl geriye götürmüştür diyebiliriz. Çünkü İran’da çok ciddi bir petrol üretimi var ancak bu üretimde İran’ın geliri yok denecek kadar az.

 Dünya Savaşı ile beraber şekillenen dünyada Orta Doğu nasıl etkilenmiştir ve bunun neresinde yer almıştır?

Dünya Savaşı’nın bitmesi ile birlikte herkes ABD’nin Monroe Doktrinine yani “izolasyonist” politakasına geri döneceğini düşünmüştür ancak bu beklenildiği gibi olmamıştır. ABD Orta Doğu sahasında etkinliğini ilk kez Truman Doktrini ile göstermiştir. Başkan Henry Truman kendi adıyla yayınladığı bir doktrin ilan etmiş, bu doktrin Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyonluk bir yardımı öngörüyordu. Truman Doktrini ile ABD Monroe Doktrinini kesin olarak bırakmıştır. Yani bu Türkiye ve Yunanistan’a yönelik yardım vaadiyle ortaya attığı doktrin; aslında ABD’nin dünya politikalarına dönüşünün resmi bir belgesidir. Soğuk Savaş en şiddetli anını 1945 ile 1960 arasında yaşamıştır. Bu dönem çok gergin geçmiştir ve bu dönemde iki kutuplu dünyada her an bir savaş çıkacak izlenimi mevcut olmuştur. Önce Avrupa’da şiddetli bir şekilde yaşanmış, Almanya’nın bölünmüşlüğü ile Avrupa’da rekabet sona ermiş, neticede Doğu Avrupa ve Orta Avrupa’nın bir kısmında komünist rejime geçilmiştir. 1949’da Nato’nun kurulmasıyla Avrupa’da nihaî denge sağlanmıştır. Sonrasında rekabetin Asya’ya taşındığını görüyoruz. Komünist dünya ile kapitalist dünya Kore Savaşı ile karşı karşıya gelmiş ve “bölünmüş bir Kore” ile denge sağlanmıştır. 1953’te ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles Orta Doğu’ya bir gezi düzenlemiştir. Amacı yeşil kuşak teorisini ortaya koymaktır. Bu teorinin hedefi komünizmin Orta Doğu’ya inmesine engel olmaktır. Türkiye de dahil olmak üzere bütün Orta Doğu ülkelerini gezmiş ve SSCB’ye karşı bir pakt oluşturulup oluşturulamayacağı konuşulmuştur. Dulles, Projeden vazgeçilmemesini ama ertelenmesi gerektiğini düşünüyor. Dulles’a göre Arap ülkeleri bir SSCB ve komünizm tehdidi algılamamaktadırlar, onların bütün dikkati 1948 yılında kurulmuş olan İsrail’in üzerindedir. Adnan Menderes bu rolü üstlenebileceğini söyleyip Arap ülkelerini dolaşmış ve Irak bu duruma sıcak bakmıştır. Suudi Arabistan, Suriye ve Mısır bu işin tamamen karşısında olmuşlar ve bu paktı Batı emperyalizminin bir bağlantısı olarak görmüşlerdir. Lübnan ve Ürdün daha ılımlı yaklaşmılardır fakat radikal Arap devletlerinden çekindikleri için buna destek vermemişlerdir. 1955 yılında Türkiye ve Irak arasında Bağdat Paktı kuruluyor. Bağdat Paktı Türk diplomasisinin en büyük hatalarından bir tanesidir. Orta Doğu bölgesinde Arap ülkelerini, SSCB ve komünizme karşı birleştirme projesi olan; “Sovyetler’i bölgeden uzaklaştırma projesi” aslında Sovyetlerin tam da Orta Doğu’ya yerleşmesine sebep olmuştur. Çünkü bu pakt ortaya çıktığında Suriye, Suudi Arabistan ve Mısır’a göre Türkiye, Batı emperyalizminin uygulayıcısı olarak algılanmıştır. Ayrıca Orta Doğu ile alakalı olan pakta İngiltere’nin katılması Orta Doğu devletlerini rahatsız etmiştir. Bunun üzerine Mısır Başkanı Nasır SSCB’den silah almaya başlıyor ve bu şekilde de Sovyetler bu süreçte Orta Doğu sahnesine geliyor.

1956’da Süveyş Savaşı çıkmıştır -İkinci Arap-İsrail savaşı olarak da geçer-. Bu savaş bölgede İngiltere ve Fransa hakimiyetinin sonu olmuştur. Artık SSCB ve ABD bu iki bölgede ortaya çıkan otorite boşluğunu doldurmak için mücadele edeceklerdir. 1957 yılında ABD Başkanı Eisenhower bir doktrin yayınlamıştır. Bu doktrine göre; eğer Arap ülkeleri isterse, ABD bölgeye asker gönderebilecektir. Devamında ise SSCB ve ABD arasında bu bölgedeki mücadele günümüze kadar süregelmiştir. Arap-İsrail çatışması bunun en güzel örneğini oluşturur. Bu savaşlarda ABD İsrail’in yanında yer alırken, SSCB Arap ülkelerinin yanında yer almıştır. Günümüzde ise Suriye’de Rusya da var ABD de var. Artık vekalet savaşları şeklinde gerçekleşiyor. Aslında baktığımızda ABD 90’lı yıllardan beri Orta Doğu’dadır ama işin rengi öyle değildir. Daha 1950’li yıllarda izledikleri politikalar aslında günümüzdeki olayların başlangıcı olmuştur. Onun için ben hep derim ki ‘’tarih örneklerle öğretir, eğer siz örnek almazsanız tarih tekerrür eder’’ ve biz sürekli tekerrür ettiriyoruz.

Dünya Savaşı sonrası gelişen süreçte ortaya çıkan Baas Rejimlerinin oynadığı roller bugünkü tabloda ne derece etkili oldu?

Baas Suriye kaynaklı bir partidir. Sadece Suriye ve Irak’ta iktidara gelmiştir. 1940’ların ortalarında iki Suriyeli tarafından kurulmuştur. Birisi Hristiyan diğeri de Müslümandır. İkisi de Paris’te eğitim almışlardır ve komünisttir. Ülkelerine geldiklerinde hem Arap milliyetçiliğini öne çıkaran hem de sosyalizmi ön plana çıkaran bir politika izlemişlerdir. Baas da diriliş anlamına gelir. Amaçları da aslında Arap birliğini sağlamaktır. Başarılı olamamışlar ve kuruluş amaçlarının dışına çıkmışlardır. Parti liderlikleri Irak’ta Saddam Hüseyin, Suriye’de ise Hafız Esad gibi diktatörlerin eline geçmiştir. Suriye’de baasın iktidara gelişi 1963, Irak’ta ise 1968’dir. 1968’deki bir baasın darbesiyle Irak hükümeti değişiyor. Saddam bu darbede ikinci adam rolündedir ve kendisi 1979’da devlet başkanı olmuştur. Baas partisi iktidarda olsa da program olarak başarısızdır. Baas’ın rolüne gelecek olursak ABD’nin tek derdi bu diktatörlerden kurtulup demokrasi getirmek miydi? Pek öyle değil gibi duruyor. Günümüz olaylarının sebebi baas değildir, o sadece bir araçtır asıl aktör ABD’dir.

 

Günümüzde birçok devletin Ortadoğu’da aktör olma çabası içerisinde olduğunu görmekteyiz. Bu durumun birincil sebebi enerji kaynaklarını kontrol etmektir diyebilir miyiz? Etnik ve dini çekişmeler bu güç çatışmalarında ne derece etkilidir?

 

Zaten bölge ülkeleri birer aktördür. Aktör devlet yerine, etkili olma diyelim. Orta Doğu bölgesinin aktörleri bellidir. Hepsi bölge devletlerinden oluşur. Devletlerin haricinde silahlı örgütler de bölgede aktör haline gelebiliyor. Devlet dışı aktörlerin arkasında da bölgede etkili olmak isteyen devletleri görebiliyoruz. Mesela IŞID’in ABD tarafından kurulduğuna ilişkin söylemler mevcut. Ülkeler sıcak savaşlara girmek istemediklerinden işi vekalet savaşlarına döküyorlar. Bu vekaleti de devlet dışı aktörler üstleniyor ancak en etkili bölge aktörü olarak karşımıza İran çıkıyor ve bölge liderliğine yürüyor. Şu anda Irak yönetiminin bir etkisi olmadığını ve İran’ın nüfuzu altında olduğunu düşünüyorum. Suriye’de de aynı şekilde. Mesela Suriye ordusunun mevcudiyeti elli bin kişiyken Suriye’de yetmiş bin İran askeri ve devrim muhafızı yer alıyor. İran Hizbullah aracılığıyla Lübnan’da çok etkilidir. Yemen’de ise Zeydileri destekleyerek nüfuzunu arttırıyor. Bölge dışında aktörlere geldiğimizde ise bunu söylemek çok zor. Orta Doğu karmaşasında bu konuda net bir şey söylemek çok zor. ABD, Rusya, Çin, Japonya ve Fransa vs. ayrıca AB’nin ne kadar etkili olduğu da tartışılır.

Etnik ve dini unsurlar araç olarak kullanılıyor ve sonu gelmeyen çatışmalar kolaylıkla yaratılabiliyor.

 

Günümüzde Ortadoğu tablosuna baktığımızda Arap devletleri etnik, tarih ve mezhep konularında sürekli bir ayrışma içindeler. Bunların bir sorun olarak görülmesi ve tarafların radikal bir hal almasının engellenememesi kültürel yapılarının bir sonucu mudur?

 Arap milliyetçiliği 19. yüzyılın başlarından itibaren gelişmeye başlayan bir süreci ifade eder. Bunun en önemli uygulayıcısı da “Nâsır” olmuştur. Fakat 1967 Arap-İsrail Savaşları Arap milliyetçiliğinin başarıya ulaşmayacağını göstermiştir. Bunun üzerine konu İslam Birliği olarak işlenmeye başlamıştır yine de bu ayrışmaları engelleyememiştir. Bu durumu; siyasi istikrarsızlık, homojen olmayan demografik yapının bölgeyi kaotik hale getirmesi gibi pek çok farklı sebebe dayandırabiliriz.

 

Arap Baharının genel olarak istenen beklentiyi karşılayamadığı belirtiliyor. Arap ülkeleri ve İran’da tabandan gelen hareketleri de durmuş olarak nitelendiremeyiz. Bu hareketlilik ileride demokratik devrimlere yol açabilir mi?

 

Arap Baharı hiçbir beklentiyi karşılayamamıştır. İsimlendirmesi de yanlıştır çünkü olumlu bir hava katıyor muhtevasına fakat bu süreci sadece kış olarak niteleyebiliriz. Devam eden süreçte de demokratik devrimlere yol açabileceğini sanmıyorum.

 

Hazırlayanlar: Arda Altuntaş- Ayyüce Dalkılıç- İsmail Savuran-Cengizhan Çandıroğlu

www.turkdusuncetoplulugu.com

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Güney Azerbyacanlı Sporcu Ermenilerin Türkiye Elçiliğinde Yapacağı Eylem Hakkında Mesaj Yayınladı
Güney Azerbyacanlı Sporcu Ermenilerin Türkiye Elçiliğinde Yapacağı Eylem Hakkında Mesaj Yayınladı
Kazakistan'da 4. Avrasya Kitap Fuarı 2019
Kazakistan'da 4. Avrasya Kitap Fuarı 2019