porno izle porno izle sex hikaye porno porno izle

istanbul escort escort istanbul

istanbul escort

Röportaj: Türkiye'de Sivil Toplum ve Demokrasi

Türk Düşünce Topluluğu'nun hazırladığı röportajları sizin için yayımlıyoruz. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tevfik ERDEM'den: Türkiye'de Sivil Toplum ve Demokrasi

Röportaj: Türkiye'de Sivil Toplum ve Demokrasi
“Sivil toplumun gelişebilmesi için çoğulculuğun olması gereklidir. Sivil toplum dediğimiz yapı baskıcı ve totaliter yapıların karşısındadır. Sivil toplum tamamen toplumdaki farklıları birer zenginlik olarak görür.” 

– “Sivil toplum” kavramının ortaya çıkışını, hangi ihtiyaç veya toplumsal şartlar içinde doğduğunu ve kavramın geçirdiği evrelerden kısaca bahseder misiniz?

“Sivil toplum” kavramı, kökleri eski Yunan düşüncesine kadar gitse de erken modern dönem düşünürlerinde belirginlik kazanır (John Locke, J.J. Rousseau gibi). Bu düşünürlerin kafasındaki sivil toplum düşüncesi aslında doğrudan doğruya devletli bir örgütlenmeyi ifade eder. Yani anlatmaya çalıştıkları şey sivil toplum ile devlet gibi bir örgütlenmenin varlığıdır. Tabi bu aynı zamanda hukuki olarak devletin (anayasa ile) kontrol altına alındığı, yasaların yürürlükte bulunduğu bir toplumdur. Sivil toplumun karşıtı olan toplum da medeni olmayan toplum olarak ifade edilir. Bu yüzden sivil toplumla ilgili ilk aklımıza gelen ayrımlardan birisi “sivil toplum”un “medeni”lik ile “barbar”lık arasındaki karşıtlığı ifade etmesidir. Bir tarafta devlet örgütlenmesine sahip olan bir toplum – Batı’lı toplumlar- diğer tarafta, devlet gibi bir örgütlenmeye sahip olmayan toplumlar – Batı dışı toplumlar-. Devlet örgütlenmesine sahip toplumların en temel özelliği; yasaların varlığı ve bu yasaların merkezi gücü birey karşısında sınırlandırması, bireye daha geniş özgürlükler ve haklar tanımasıdır. Bu anlayış erken modern dönem düşünürlerinde – Hobbes’da, Locke’da ve Rousseau’da- yani sosyal sözleşme teorisyenlerinde karşımıza çıkar. Daha sonra Adam Ferguson, sivil toplumu biraz daha ticaret, edebiyat ve sanat ile ilişkilendirerek sivil topluma daha farklı bir anlam vermiştir. “Sivil toplum” Hegel’de ve Marx’da ise, kapitalist- burjuva toplum anlamını karşılar. Bizim bugün ki anladığımız manada sivil toplum kavramını yeniden formüle eden kişi neomarksist düşünür Antonio Gramsci’dir. Gramsci; Marx’ın yaptığı ekonomik temelli analizleri yeterli görmez ve onun önem vermediği üst yapı (bu bağlamda kabaca kültür) alanına çok daha fazla önem verir. Kültür alanının temel bileşeni olarak da sivil toplum zemininde yetişen aydınlara, özellikle de burjuvanın organik aydınlarına karşı halkın organik aydınlarına çok özel bir önem verir. Bu noktada da sivil toplum dediğimiz alan daha çok merkezi iktidarın dışında ve karşısında bir alan olarak algılanır.
Kısaca özetlersek; “sivil toplum” kavramı daha çok XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda karşımıza çıkan bir kavram. XVIII. Yüzyıl başlarından XX. Yüzyıl başlarına kadar “sivil toplum” kavramı çok fazla gündemde değildir. Bunun en büyük sebebi ise XVIII. yüzyıldan itibaren “sivil toplum” kavramının yerini daha çok “demokrasi” kavramının alması olmuştur. Ancak XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren üç farklı değişim ile birlikte “sivil toplum” kavramı tekrar karşımıza çıkar

Sivil toplum ile “kentleşme”, “modernleşme” ve “demokrasi” arasındaki bağı açıklayabilir misiniz?

“Sivil toplum”, kent hayatı ile birlikte karşımıza çıkan bir olgudur. Bunu özellikle Giovanni Poggi “Modern Devletin Doğuşu” adlı eserinde sivil toplumun ortaya çıkışını bugünkü belediyelerin karşılığı olarak kullanabileceğimiz bir örgütlenme biçimiyle ifade ediyor. Kent hayatı aynı zamanda medeniyetin de doğuşunu ifade eder. Türkiye’de sivil toplumun gelişim seyrini açıklayan Şerif Mardin’e baktığımızda da Batı’da sivil toplumun gelişimini, Batı’daki kent hayatının gelişimiyle ilişkilendirerek, kent hayatının bir izdüşümü olarak tanımlar. Gerçekten de sivil toplumu kent hayatı olmaksızın düşünmemiz mümkün değildir. Kent hayatı birey olgusunu, kültürün zenginleşmesini, özgürlüğü, siyasal kurumları vb. ortaya çıkarmış ve bunların gelişmesine katkı sağlamıştır. Bu noktada sivil toplum bireylerin doğa karşısında ürettiklerini ifade etme anlamında kültür ve medeniyet kavramlarıyla örtüşürken kent yönetimi, devlet yönetimi ve bu yönetim karşısında bireysel hak ve özgürlük mücadelesinin gelişme zeminini oluşturma anlamında bir muhalefet özgürlük alanı olarak kamusal alanı ifade eden ve onunla örtüşen bir anlama da sahiptir.
Modernite kelimesi X. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanan bir kavram olmasına rağmen esas olarak XVII. yüzyıldan itibaren üzerine olumlu değer yüklenen bir kavram halini almaya başlamıştır. Bizim algımız aslında “modernite, demokrasi, sivil toplum” gibi kavramların birbiriyle çok yakından ilişkili olduğu yönündedir. Bu tabii bizim bir önyargımızdır. Modernite doğrudan doğruya içinde sivil toplum kavramını barındıran bir özelliğe sahip değildir. Aralarında doğrudan bir ilişki söz konusu değildir. Çünkü moderniteye baktığımız zaman onun bilimsel ve siyasal devrimler (Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi vb.) ile sosyo-kültürel değişim süreci (Aydınlanma) ile doğrudan ilişki içerisindedir. Ancak dolaylı bir ilişki söz konusudur sivil toplum ve modernite kavramları arasında. Modernite çok daha geniş bir kavramdır; siyasi, sosyal, bilimsel vb. çeşitli değişkenleri ve süreçleri barındırır.
Sivil toplum ve demokrasi kavramı birbiri ile çok yakından alakalı kavramlardır. XVIII.- XX. yüzyıllar arasında sivil toplum kavramı yerine çoğunlukla demokrasi kavramı kullanılmıştır. XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tekrar “sivil toplum” kavramının kullanılmaya başlandığını görürüz. Sivil toplum kavramını; devlet örgütlenmesi dışında merkezi iktidarı kontrol eden ve denetleyen ara yapılar olarak tanımlarsak, sivil toplumun doğrudan doğruya demokrasi kavramı ile ilişkili olduğunu görebiliriz. Bunun sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz: Birincisi “sivil toplum” merkezi iktidarı denetleme ve kontrol etme özelliğine sahiptir, ikincisi “sivil toplum” farklılıkları ifade eder.

Çoğulcu bir demokrasi anlayışı “sivil toplum”un devam ettirilmesinde önem arz eder mi?

Kesinlikle. Sivil toplumun gelişebilmesi için çoğulculuğun olması gereklidir. Sivil toplum dediğimiz yapı baskıcı ve totaliter yapıların karşısındadır. Sivil toplum tamamen toplumdaki farklıları birer zenginlik olarak görür bu sebeple de totaliter yani ideolojik ve baskıcı yapıların karşısında yer alır. Sivil toplumun 90’lı yıllarda totaliter rejimlerin yıkıldığı dönemde bir anlamı da baskıcı- totaliter rejimlerden demokratik piyasa toplumlarına doğru geçişi ifade eden bir anlama sahip olmasıydı.

Türk toplumunda Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri süregelen “merkeziyetçi” yapının “sivil toplum” kavramının gelişimine ve demokrasiye olan etkisi nelerdir?

Etkisi olumsuz olmuştur tabii. Çünkü az önce Batı’da sivil toplumun oluşması konusuna değindiğimizde şunu gördük; sivil toplum dediğimiz yapı aslında merkezi iktidarın alanının ve gücünün birey ve toplum aleyhine daraltılması anlamına gelir. Bu noktada da merkez dar ama güçlü, güçlü ama sadece kontrol eden bir özelliğe sahip olmalı oysa Osmanlı İmparatorluğu merkezi bir gücü fazlasıyla elinde bulunduran bir padişahı elinde barındırır, patrimonyal yapı dediğimiz şey budur. Tabi böyle bir yapı sivil toplumu, merkezi gücü sınırlandıran ara yapıları boğacaktır. Bu yüzden de Osmanlı geçmişine baktığımızda sivil toplumun bu noktada siyasi anlamda güçlü olmadığını görürüz. Merkez kendi dışında oluşabilecek güç odaklarına asla izin vermemiştir. Ancak onların dinine, inanç biçimlerine kültürlerine de çok fazla müdahale de edilmemiştir. Örneğin Fatih dönemi İstanbul’u çokkültürlü bir dönem olarak ele alınır. Bunun sebebi şu; İstanbul’un farklı kültürlerin kendi kültürel kodlarını geliştirebildikleri uygun bir zemin oluşturabilecek bir hoşgörü ortamına sahip olmasıdır. Bu çok önemli bir dönem çünkü kendi dönemi ile eğer mukayese edersek eğer dünyada XV. yüzyılın ortaları ve dünyanın farklı bölgelerindeki insanlar inançlarından dolayı sürgüne uğrarken, öldürülürken henüz mezhep çatışmalarının başlamasa da belirginleştiği bir dönemde Fatih İstanbul’u adeta inanç özgürlüğünün kalesi haline getiriyor. İnsanlar farklı özellikleri ile beraber uyum ve huzur içerisinde yaşıyorlar. Bu sebeple bu dönemi çok kültürlülüğün bir örneği olarak ele alabiliriz. Osmanlıda sivil toplum var mıydı? Sivil toplum Osmanlı İmparatorluğu’nun neresinde? diye sorduğumuzda bu Osmanlı İmparatorluğuna uygun bir soru değil. Sebebine gelecek olursak, sivil toplum bir kere Batı’nın siyasal ve ekonomik gelişim seyri içerisinde ortaya çıkmış ve Batı toplumlarını analiz etmek için kullanılan bir kavramdır. Osmanlı İmparatorluğunda bir sivil toplumdan bahsetmek mümkün mü dersek İmparatorluk siyasal olarak merkez dışındaki güçlere yaşam alanı tanımıyor ama kültür ve inanç alanında geniş bir özgürlük tanıyordu. Farklı inançlara, inanca göre yaşama hürriyetinde büyük bir alan sağlıyor. Bu sebeple bazı düşünürler tarikatları sivil toplum örgütü olarak görüyor. Yine farklı topluluklar diledikleri gibi kendi eğitimlerini verebiliyordu. Belki sivil toplumun tarikatlar ve eğitim aracılığıyla gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz ama bu Batılı anlamda sivil topluma tekabül etmiyor. Fakat II. Meşrutiyet ile sivil toplum karşımıza çıkıyor. II. Meşrutiyet farklı grupların, farklı etnik toplulukların, farklı görüşe ve inanca sahip insanların kültür alanında yoğun bir biçimde kendilerini ön plana çıkarmalarına vesile oluyor. Bu noktada Osmanlı’da sivil toplumun ve sivil toplum kuruluşlarının gelişimi II. Meşrutiyet ile başlamıştır denilebilir. Çünkü bugün bile varlığını devam ettiren sivil toplum kuruluşlarının örneğin Türk Ocakları’nın II. meşrutiyet ile birlikte karşımıza çıktığını görüyoruz. Birçok sivil toplum kuruluşu II. Meşrutiyet ile vücut bulmaya başlıyor. Tabii bundan sonra fazla vücut bulamayacaklar. Balkan Savaşları ve arkasından gelen I. Dünya Savaşı bu süreci baltalayacaktır.

Cumhuriyet’in kuruluşu ve bununla birlikte benimsenen kuruluş ilkeleri ile bunun sivil toplum ve demokratik yönetim anlayışının oluşturulmasında Türk toplumu üzerindeki etkiler nelerdir?

Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte biz 29 Ekim’den sonra bir iki demokratik denemeyle karşı karşıya kaldık ama bunlar iktidarın beklentilerini (yani iktidar hedefi gütmeyen sun’i muhalefet olarak kalma) karşılayamadığı için kısa ömürlü oldular. Bu yüzden Cumhuriyet ile birlikte demokratik gelişmenin olduğunu söylemek mümkün değil. Demokrasinin olmayışı sivil toplum alanının da güçsüz kalmasına sebep oldu çünkü cumhuriyet daha çok vatandaşına bir görev yükleyen bir bakış açısına sahipti. Cumhuriyet bireye özel bir görev yükledi. Bu noktada da bireysel özgürlükler, bireysel haklar yasalar ile vücut bulsa da içten gelen bir gelişme değildi. Bu sebeple de güçlü bir sivil toplum oluşmadı. Bizde Avrupa’daki kadınlara göre erken dönemde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır ama kadınların etkili olduğu bir siyasi hayata tanık olmadık ve hala olmuyoruz. Yani yasal olarak hakkın çok daha önce verilmesi -elde edilmesi değil- demokrasinin veya sivil toplumunun devlet aleyhine genişlemesini çok da mümkün kılmıyor. Biz Türkiye’de sivil toplumun gelişmesi için 1950 seçimlerini esas olarak da 1960 darbesini beklemek zorunda kalacağız. Bu da ironi içeriyor aslında.

Sivil toplum olgusunun 20. yüzyılda önem kazanmasından bahsettiniz, bunun sebebi nedir?

Özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında sivil toplum bağlamında değişim başlar. 1960’lı yıllardan sonra sivil toplum ve STK kavramlarının daha fazla gündeme gelmeye başladığı görülür. Bu da çok önemli üç gelişmeyle oldu aslında. Birinci olarak 1950 ve 1960’lı yıllarda ortaya çıkmaya başlayan yeni sosyal hareketler. Bu hareketler sivil toplum alanını çok güçlendirdi ve hareketlendirdi. Nedir bu sosyal hareketler? İnsan hakları hareketleri, çevre hareketleri, savaş karşıtı hareketler, siyah hakları, kadın hakları gibi hareketlerdir bunlar. Sınıf yapısı, hedefleri, hedeflerine ulaşmak için kullandığı araçlar ve üye profili açısından işçi sınıfının temsil ettiği eski sosyal hareketlerden ayrılırlar. Yeni sosyal hareketlerin sınıf yapısını eğitim düzeyi yüksek, beyaz yakalı orta sınıflar oluşturur. Bunların temel hedefleri siyasal iktidarın karar alımını etkilemek ve yönlendirmektir yoksa eski sosyal hareketler gibi iktidarı ele geçirmek gibi hedefleri yoktur. Temel ilgi alanları kültür ve kimliktir. Yani kültür alanının daha fazla özgürleşmesi çoğullaşması ve kendi kimliklerinin daha fazla tanınması ve kabul görmesi yönünde çalışırlar bunu hedeflerken de kullandıkları yöntem şiddet esaslı olmayan gösteriler, yürüyüşler, basın açıklamaları, sivil itaatsizlik eylemleri vb. dir. Avrupa’daki orta sınıfı oluşturan beyaz yakalı çalışanlar ve üniversite öğrencileri bu hareketlerin temel aktörleridir. Demek ki dünyada sivil toplumun yeniden canlanmasına sebep olan ilk etken yeni sosyal hareketlerdir. İkinci Olarak, 1970’li yıllarda Güney Amerika’daki askeri diktatörlüklere tepki veren halk hareketleri ve 1980’lerden sonra Doğu bloku ülkelerinde meydana gelen gelişmeler, 1989 Berlin Duvarının yıkılması ve 1991’de SSCB’nin yıkılmasına sebep olan totaliter rejim karşıtı hareketlerdi. Bu sivil toplumun canlanmasına sebep olan ikinci gelişme seyridir. Üçüncü olarak, 1980’lerde İngiltere’de Thatcher ve ABD’de Reagan ile birlikte neoliberal politikaların hayata geçmesidir. Bu süreç sivil toplumu şöyle ilgilendiriyor: 1980’lerin sonuna doğru Doğu Avrupa ülkeleri sosyalist rejimlere karşı ayaklanmaya başladı. Örnek olarak Polonya’da işçi sendikasının sosyalizm karşıtı hareketiydi. Bu sosyalizm için inanılmaz bir sorundu. Çünkü sosyalist bir rejime karşı işçi sendikasının ayaklanması ironik bir durumdu. Tabii bu hareket sonrasında Doğu bloku ülkeleri sosyalist rejimlerden liberal rejimlere doğru evrilmeye başladı ve kendilerini tanımlama biçimi şu oldu: Doğu Avrupa’da sivil toplum yeniden doğuyor. Bakın buradaki sivil toplum kavramı az önce bahsettiğim neoliberal ekonomik politikalarla ilişkilendiriliyor. Demek ki 1980’li yıllardan itibaren Doğu Bloku ülkelerinde sosyalist rejimlerin serbest piyasa ilkeleri doğrultusunda yeni ekonomik bir politika uygulamaya başlamaları sivil toplum olarak nitelendiriliyor. Bu da üçüncü özellik olarak karşımıza çıkıyor.
Başka neler var yeni sosyal hareketlerin dışında. Demokrasi ile sivil toplumun arasındaki ilişkinin güçlenmesi. Çünkü demokratik toplumlarla totaliter toplumları birbirinden ayıran en temel unsur sivil toplum ve sivil toplum kuruluşları olarak görülüyor. Bu noktada da sivil toplum terimi turnusol işlevi görüyor. Eğer sizin güçlü bir sivil toplumunuz varsa, dinamik sivil toplum kuruluşlarınız varsa demokratiksiniz eğer bunlardan yoksunsanız totalitersiniz. Dolayısıyla sivil toplum kavramı turnusol bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’ye döndüğümüzde az önceki kaldığımız yerden anlatalım. 90’lı yıllar dedik Avrupa Birliği ilerleme raporları 99’daki deprem, deprem boyunca sivil toplum kuruluşlarının kamu kurumlarından daha hızlı tepki vermesi ve daha yararlı olması hasebiyle Türkiye’deki sivil toplum alanını güçlendirmeye başladı. İlerleme raporlarında 2001 yılından itibaren Türkiye’de insan hakları, demokrasi ve örgütlenme hakları konusundaki iyileştirme yönünde talepler de sivil toplumun önünü açmaya başladı ve bu noktada askeri vesayetin sonlandırılması sivil toplumun önünü gerçekten açtı diyebiliriz.

Türkiye’de sivil toplum ve sivil toplum kuruluşlarının demokrasiye katkıları nelerdir?

1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’de sivil toplum kavramı çok daha fazla güçlenmeye ve dillendirilmeye başlandı. Bunun arkasında yatan ana sebep aslında şu; 90’lı yıllar Türkiye’de demokrasinin koalisyonlarla bir şekilde devam ettiği yıllar. 90’lı yıllar bir yandan da yolsuzlukların gündeme geldiği yıllar. Bu dönemde yolsuzluklar gündeme gelmeye başlayınca dördüncü kuvvet olarak medyanın yolsuzluklar ile farklı bir savaşın içinde olduğunu görüyorsunuz. Bu noktada medya bir sivil toplum kuruluşu, bir sivil toplum unsuru olarak karşımıza çıkar. Sivil toplumun gelişmesine bu noktada dernekler gibi sivil toplum kuruluşları da ciddi katkılar sunuyor. Nasıl katkı sunuyorlar? Mesela yolsuzluklar karşısında yürüyüş, gösteri yapıyorlar. Demokratik baskı unsuru olarak varlıklarını hissettiriyorlar. Yolsuzlukların peşinde, onların takipçisi olarak ön plana çıkıyorlar. Bu noktada da sivil toplumun gelişmesinin demokrasinin gelişmesine katkı sunan bir özelliği ortaya çıkıyor. Bir de 90’lı yılların ilginç bir özelliği var. Bu yıllar Türkiye’de medyanın yolsuzluklar üzerine fazlasıyla gittiği ve bunu güncel hayatın içerisine tartışmalarla soktuğu bir dönem. Tabii bu şöyle kötü bir karakteristtği gösteriyor; bu dönemde belki devletin kokuşmuşluğu ve yozlaşmışlığı. Herhangi bir yolsuzluk dosyası söz konusu olduğunda insanlar bu yolsuzluk dosyasını devletin mahkemesine değil de bir haber kanalına götürüyorlar. Bu pratikler şöyle eleştirilebilir; insanlar devletin kurumlarına güvenmiyorlar ama işin bu şekilde yürütülmesi de çok doğru bir tarz değil. Bu da sivil toplumu hareketlendiriyor. Sivil toplum bu noktada demokrasinin gelişimine katkı sunuyor. Sivil toplum devletin devlet organlarının işleyişini kontrol ediyor, tetikliyor ve onların üstünde kontrol unsuru olarak varlığını hissettiriyor. Bunu mesela 99 depreminde gördük. 99’daki o büyük deprem kamu kurumlarının ne kadar zayıf ve ne kadar hantal işlediğini gösterdi ve STK’ların çok hızlı bir tepki verdiğini gördük. Depremde yardıma muhtaç olanlara yardım edildi bu da hem Türkiye’deki kamu kurumlarının sorgulanması hem de Türkiye sivil toplumunun ve sivil toplum kuruluşlarının gelişmesini gösterdi.

Türkiye’de sivil toplumun önündeki engeller nelerdir?

Türkiye’de sivil toplumun önündeki engellere baktığımızda aslında birkaç farklı engel var. Birincisi, tarihi engel. Sivil toplum Türkiye’de, Batı’dakine benzer bir geçmişe sahip değil. İkinci olarak Türkiye’de sivil toplumun gelişmesinin önündeki engel Türk siyasi kültüründeki asker algısı ile asker iması ile alakalı. Türkiye’de 1960, 1971 ve 1980 gibi çok güçlü örneklerle somut olarak varlığını hissettiğimiz çok güçlü bir askeri vesayet var. Bu askeri vesayet sivil siyasetin işleyişini sivil aralıkların gelişmesini önlüyordu. Bu askeri vesayetin varlığı bence sivil toplumun gelişmesinin önündeki başka bir engel. Bir başka engel Türkiye’deki bürokrasinin işleyiş biçimi ile alakalı. Türkiye’de bürokrasi sivil olana karşı çok samimi ya da onun alanını genişletici bir özelliğe sahip değildi. Türkiye’de bürokrasi her şeyi kendi başına yapmak isteyen kendi başına yürütmek ve devleti de sahiplenmek isteyen bir özelliğe sahip. Bu siyasetle de eklemlenmiş bir durumda. Türkiye’deki bürokrasi ve siyaset her şeyi kendi başına yapmak istiyor. Bugün bile çok güçlü bir cumhurbaşkanı ile karşı karşıyayız ama cumhurbaşkanı bürokratik vesayetten ya da bürokrasinin bürokratik oligarşinin yürütmeye engel olduğu şeklinde bir eleştiri getirebiliyor. Bu bürokratik oligarşi her şeyi kendisinin yapacağını, yapabileceğini ve buna hakkı olduğunu ifade ediyor. Bunun tipik bir örneği var. Eski Ankara valisi güzel bir örnektir. Nevzat Tandoğan yürüyüş yapan bir grup öğrenciye ne istediğini sorar. Komünizm istediklerini söylediklerinde “eğer iyi bir şeyse devlet bunu yapar. Yani biz bunu yaparız siz ne hakla istiyorsunuz” şeklinde öğrencileri ikaz eder. Bürokratik oligarşi ile kastedilen bu. Bu durum da Türkiye’de sivil toplumun gelişmesinin önünü kesmiştir.

Demokrasimizin kısa tarihinde sivil toplumun oluşumunda tek parti dönemi, 1960 ve 1980 darbeleri ile kesintiye uğrayan süreç hakkında neler söylersiniz?

1950’ye kadar güçlü bir sivil toplum ile karşı karşıya değiliz. Daha çok otoriter bir yönetimle karşı karşıya kaldığımız yönetim, vatandaşlarının aktif siyasi aktör olmasını istemiyor. Bir vatandaşlık bilinci var ama bu ülkeye hizmetle donatılmış bir vatandaşlık. Bunun ötesinde bireysel hak ve hürriyetler, bireysel girişim merkezi gücün etkisini daraltmaya yönelik bir faaliyet sıcak karşılanmaz. Zaten Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok partili siyasi hayata geçilemeyişinin arkasında da bu homojen toplum anlayışı vardır. Cumhuriyetimizin ana ilkelerinden biri olan halkçılık da çok sesliliği yok sayar. Farklı sınıfların, farklı imtiyazların olmadığı kaynaşmış bir kitleden söz eder. Bu kaynaşmışlık algısı sözde bir algıdır. 1950 ile birlikte yıkılır. 1950 Türkiye’de demokratik hayatın vücut bulduğu ama sivil toplumun da çok geliştiği bir dönem olarak görülmez. Dediğim gibi sivil toplumun gelişebilmesi için demokratik özgürlüklerin fazlasıyla kullanıldığı ve harekete geçirebileceği uygun bir zeminin olması gerekiyor. Dediğim özellikler daha çok 1960’lı yıllarda ortaya çıkıyor. Tabii bu 60’lı yıllar demokratik hakların özgürlüklerin ve örgütlenmelerin çok yoğun olduğu yıllar. Ancak maalesef biz 60’lı yıllar ile birlikte bu demokratik hakların daha çok öğrenci eylemleri ile birlikte aşırı biçimde siyasallaştığı bir Türkiye ile karşı karşıya kalacağız ve bu maalesef 1971 muhtırası ile ülkeyi baş başa bırakacak. Peşi sıra bu aşırı siyasallaşma ve demokratik parçalanmışlık, fay kırıklıklarının giderek uç noktalara varması bizi 1980 darbesi ile baş başa bırakacaktır. 1983 seçimleri Turgut Özal’ın siyaset sahnesindeki varlığı Türkiye’yi yeni bir evreye geçirecek. Burada belki bugünkü manada anladığımız sivil toplumu yeniden göreceğiz. Bu noktada sivil toplum başlangıçta yanlış anlaşılacak. Çünkü 1983 seçimleri ile birlikte iktidarın sivillere teslim edilmesi Türkiye’de yanlış bir tanımlama yapılmasına sebep oldu. Askeri darbe ile iktidara gelen rejim, sivil toplumun temsilcisi olarak algılandı. Türkiye’de çok yanlış bir algı var, sivil yönetime geçilmesi sivil toplumun ortaya çıktığını düşündürttü. Daha sonra Anavatan Partisi’nin bir kere daha iktidara geçilmesi özgürlük ortamını geliştirdi. Tabii eleştirecek başka alanlar da var ama siyasal anlamda büyük bir özgürlük alanı başladı.

Bugün askeri vesayetin ciddi manada kırıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Peki sivil toplum kuruluşlarının eskiye nazaran yeterince aktif olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabi bu nereden baktığınıza bağlı. Bence söyleyebiliriz. Çünkü Sivil toplumları kuruluşları seslerini yeterince çıkarıp duyurabiliyorlar. Tabi şu anda Türkiye’nin özgün bir konumu var. Dehşet bir darbeyi atlatmışsınız ve yoğun bir mücadele vermişsiniz hala darbenin uzantılarıyla mücadele halindesiniz. Tabii bu durum STK’ların varlığını, dinamikliğini çok da fazla etkilemiyor. Bence STK’nın varlığı ve dinamikliği halen etkili. Tabii şu özgün pozisyondan dolayı biraz zedelenmiş olabilir ama Türkiye’deki demokrasiye katkılarını hala sürdürdüklerine kaniyim.

 

Kaynak: Türk Düşünce Topluluğu

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Bakü'de
Bakü'de "Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Programı"
"Ermenistan Ordusu, Azerbaycan Topraklarından Çıkmalı"