Advert

Halim Alperen Çıtak ile 'Anayasa ve Başkanlık Sistemi' Üzerine Söyleşi

16 Nisan referandumunda kabul edilen yeni Anayasa değişikliklerini ve referandumdan bugüne yaşanan gelişmeleri Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Halim Alperen Çıtak ile konuştuk.

Halim Alperen Çıtak ile 'Anayasa ve Başkanlık Sistemi' Üzerine Söyleşi

1. Anayasa değişikliği ile getirilen "cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden" bahsedebilir misiniz? Bu sistem cumhurbaşkanına nasıl yetkiler veriyor?

Halim Alperen Çıtak: Bence bu soruyu cevaplamaya, “soruyu tashih ederek” başlamalı. Zira referandumla kabul edilen metin, herhangi bir “sistem” getirmiyor. “Sistem” dendiğinde, günlük politikanın ötesinde, birçok farklı ihtimal düşünülerek hazırlanmış, uzun soluklu, tümel bir tasarım akla gelir. Maalesef bu metin bir “sistem” içermiyor. Getirilen hükümlere “sistem” yerine, “tek bir kişinin belli bir dönemdeki ihtiyacına göre kotarılmış palyatif çözümler dizisi” diyebiliriz.

"KANUN-İ ESASİ VE MAGNA CARTA'NIN GERİSİNE DÜŞTÜK"

Değişiklik cumhurbaşkanına; yasama, yürütme ve yargı üzerinde tam ve denetlenemez bir hâkimiyet kurma imkânı tanıyor. Yasamadan başlayalım: cumhurbaşkanının “geciktirici veto” yetkisi, “güçleştirici veto”ya dönüştürüldü. Yani TBMM, cumhurbaşkanının arzu etmediği bir kanunu ancak 301 milletvekiliyle (üye tamsayısının salt çoğunluğu ile) geçirebilecek. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile TBMM seçiminin bir arada yapılacağını ve cumhurbaşkanının partili (ve muhtemelen parti lideri) olarak milletvekili adaylarını belirleyeceğini de ayrıca belirtelim. Dahası, TBMM’nin “gensoru” ve “sözlü soru” gibi denetim araçları da ortadan kaldırılıyor. Anayasa’nın eski hâline göre cumhurbaşkanı, görevi dışında işleyeceği suçlardan normal bir vatandaş gibi sorumlu olabilirken, yeni metne göre göreviyle ilgisiz dahi olsa herhangi bir suçtan yargılanabilmesi için 400 milletvekiline (üye tamsayısının üçte ikisine) ihtiyaç olacak (Yüce Divan sıfatıyla kendisini yargılayacak Anayasa Mahkemesinin on beş üyesinden on ikisini yine cumhurbaşkanının atayacağını ve yargılandığı esnada bile cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullanabileceğini hatırlatalım). Cumhurbaşkanı, bütçe kanun tasarısının TBMM tarafından kabul edilmemesi hâlinde önceki yılın bütçesini güncelleyerek yürürlüğe koyabilecek. Dikkat buyurun, bu hüküm bırakın Kanun-u Esasi’yi, Magna Carta’nın dahi gerisine düşmek anlamına geliyor. Devam edelim, cumhurbaşkanı tek başına TBMM seçimlerini yenileyebilecek. TBMM ise cumhurbaşkanlığı seçimlerini ancak 360 milletvekilinin oyuyla (üye tamsayısının beşte üçü) yenileyebilecek. Yenilemeyi TBMM’nin yapması hâlinde cumhurbaşkanı –normalde görev süresi bitiyor olsa bile- tekrar adaylığını koyabilecek.

"CUMHURBAŞKANI YASAYA DAYANMADAN DÜZENLEME YAPABİLECEK"

Yürütmeye gelince: eski sistemde cumhurbaşkanı ile bakanlar kurulu arasında taksim edilen yürütme erki, artık sadece cumhurbaşkanından ibaret hâle geliyor. İsimleri hâlâ “bakan” olsa da, yeni sistemde bakanlar ile cumhurbaşkanı arasındaki ilişki mutlak bir hiyerarşiye dönüşüyor. Daha anlaşılır konuşayım, 2019’dan sonraki bakanlar, bugünün müsteşarına denk olacak. TBMM içinden belirlenen bir başbakan olmayacak, bunun yerine cumhurbaşkanının TBMM dışından bizzat atayacağı cumhurbaşkanı yardımcıları gelecek. Bugün cumhurbaşkanına seçilmiş bir kişi (TBMM Başkanı) vekâlet ediyorken, 2019’dan sonra atanmış birisi (cumhurbaşkanı yardımcısı) vekâlet edecek. Dahası, bu değişiklik cumhurbaşkanına, herhangi bir yasaya dayanma ihtiyacı olmaksızın çok geniş bir alanı kararnamelerle düzenleme imkânı veriyor (kararname meselesinin detayları da bir hayli karışık, hukukçular olarak hâlâ işin içinden çıkabilmiş değiliz). Cumhurbaşkanı, başka hiçbir makamın görüşünü almaksızın OHAL ilân edebilecek (bu hükmü okuduğumda aklıma hep Carl Schmitt’in “egemen, olağanüstü hâle karar verendir” sözü geliyor).  OHAL esnasında çıkaracağı kararnameler kanun gücünde olacak ve Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenemeyecek.

OSMANLI'DAN GELEN İLKE KALDIRILIYOR

Cumhurbaşkanı, üst düzey kamu yöneticilerini atayacak, atadığı gibi “atanma usûl ve esaslarını da” belirleyebilecek. Unutmadan söyleyeyim, cumhurbaşkanının yargılanması için gereken “400 milletvekili” şartı, görevle ilgili suçları bakımından cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için de geçerli olacak (eski bakanlar da buna dâhil). Bugün bir bakan Yüce Divan’a 276 milletvekilinin oyuyla (üye tamsayısının salt çoğunluğu) sevk edilebiliyor. Sevk edilir edilmez de bakanlığı düşüyor. Yeni düzenlemeye göre 400 milletvekilinin oyuyla (üye tamsayısının üçte ikisi) suçlanan bakan veya cumhurbaşkanı yardımcısı, yetkilerini kullanmaya devam edebilecek (böylece 1876’dan beri kabul edilen “vekillerin (bakanların) Divân-ı Âlî’ye (Yüce Divan’a) sevki hâlinde vekâletin sâkıt olması (bakanlığın düşmesi)”  prensibi ortadan kalkacak).

Son olarak yargı: Anayasa Mahkemesinin on beş üyesinden on ikisi cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Hâkimler ve Savcılar Kurulunun on üç üyesinden altı tanesini cumhurbaşkanı belirleyecek (geri kalan yedi üye –yukarıda izah ettiğim üzere, “partili” cumhurbaşkanının kontrolünde olan- TBMM tarafından asgarî 360 milletvekilinin –üye tamsayısının beşte üçü- oyuyla seçilecek). Peki, bu HSK ne yapacak? Yargıtay üyelerinin tamamını, Danıştay üyelerinin dörtte üçünü atayacak, hâkim ve savcıların atanmalarını, özlük işlerini kontrol edecek. (Danıştay’ın geri kalan üyelerinin zaten doğrudan doğruya cumhurbaşkanı tarafından atandığını belirteyim).

Değişikliğe göre cumhurbaşkanının yeni konumu, aslında tek cümleyle izah edilebilir: parlâmenter sistemde cumhurbaşkanı lehine olan yetkiler aynen muhafaza edilerek, bunun üzerine başkanlık sisteminde başkan lehine olan yetkiler eklenmiş ve her iki sistemde cumhurbaşkanını frenleyen mekanizmalar ortadan kaldırılmış.

 

2. Anayasa değişikliği ile getirilen yeni sistem siyasiler tarafından dillendirildiği gibi Türk tipi bir sistem mi? Bu sisteme benzer sistem hangi ülke/ler de uygulanıyor?

Çıtak: Kamu hukuku doktrininde hükûmet sistemleri, “kuvvetler ayrılığı” üzerinden tasnif edilir. Modern-demokratik sistemlerin tamamında, yargı mutlak surette bağımsızdır. Yasama ve yürütme sert bir şekilde ayrılıyorsa “başkanlık sistemi”nden, yumuşak bir şekilde ayrılıyorsa “parlâmenter sistem”den söz edilir.

"BU METNİ TÜRK KELİMESİYLE ANMAK İSTEMİYORUM"

Fransızlar ikisinin arası bir yol benimsemişler, buna da “yarı-başkanlık sistemi” denmiş. Referandumda kabul edilen metni az önce anlattım. Burada yargı başta olmak üzere kuvvetlerin “ayrı” ve “bağımsız” olacağını söylemek mümkün değil. Dolayısıyla bu değişikliği, “modern demokrasilerde uygulanan hükûmet sistemleri” skalasında herhangi bir yere koyamıyorsunuz. “Millî egemenlik” ilkesine inanan bir Türk milliyetçisi olarak bu metni “Türk” kelimesiyle anmak istemiyorum. Kemal Hoca (Prof. Dr. Kemal Gözler) referandum öncesi çok güzel adlandırdı bunu, “neverland hükûmet sistemi” diye. Ben de aynı kanaatteyim. Zira getirilen şeyin dünyada örneği yok. İlk bakışta Latin Amerika’daki “başkancı” rejimleri andırıyor, ama o rejimlerde bile yargı bağımsızlığını koruyacak mekanizmalar daha etkin.

“Bu metnin hiç mi iyi tarafı yok” denebilir. Elbette var. Sıkıyönetim usûlünün ve 12 Mart muhtırasının ürünü olan askerî yargının kaldırılması bence olumlu. Mahkemelerin “tarafsız” olduğunun anayasa metnine açıkça yazılması da –eğer sadece yazmakla sağlanabilecekse- olumlu sayılabilir.    

3. Anayasa değişikliği idare hukuku alanında nasıl değişiklikler yarattı?

Çıtak: İdare hukuku, Anayasa’nın tecessüm etmiş hâlidir. Medenî hukukun, ticaret hukukunun, ceza hukukunun… kökenleri Roma’ya kadar gider. Ancak idare hukukunun şunun şurasında iki yüz yıllık bir mazisi vardır. Çünkü idare hukuku, hükümdarın mutlak otoritesinin sınırlanması, yani “hukuk devleti” ve “anayasacılık” ile birlikte doğmuştur. Eskiden “hâşâ, Krala dava mı açılır, idare ne yapmışsa bir hikmeti vardır” deniyordu. Referandumla kabul edilen değişiklik, hukuk devletini sarsacak nitelikte olduğu için idare hukukunu da derinden etkileyecektir.

İdare hukukunun en temel ilkelerinden biri, “idarenin kanunîliği”dir. Bunu biz “kanun yoksa idare yoktur” şeklinde anlatırız. Yeni anayasa metni, cumhurbaşkanına aslî düzenleme imkânı tanıyor; yani kanuna dayanmaksızın neredeyse bütün idarî teşkilatı düzenleme yetkisi veriyor. Bu, idarenin kanunîliği ilkesinin sonu demektir. Fransa’da da yürütmenin aslî düzenleme yetkisi var, ancak orada bizdeki cumhurbaşkanlığı kararnamesine benzeyen “ordonance”lar (bir önceki anayasalarında ise“décret-loi”lar) idarî yargı denetimine tâbi. Türkiye’de ise bu kararnameleri, Anayasa Mahkemesi denetleyecek. Hukuk bilmeyen biri için Anayasa Mahkemesinin denetimi daha iyi bir şeymiş gibi görünebilir. Gerçekte durum tam tersidir.

"SADE VATANDAŞ İÇİN BÜYÜK SORUNLAR YARATACAK"

Şöyle izah edeyim: yürütme alanında bütün yetkilerin cumhurbaşkanında toplanmasıyla birlikte son yıllarda zaten silikleşen düzenleyici işlem – birel işlem ayrımı tamamen ortadan kalkacak. Örneğin, bugün aleyhinde idare mahkemeleri ve Danıştay’a gidebileceğiniz işlemler, cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yapıldığında, Anayasa Mahkemesine ancak somut norm denetimi yoluyla ulaşabileceksiniz. Anayasa Mahkemesi, ilgili kararname hükmünü iptal etse de, idarî yargıdaki iptal kararlarının aksine, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları geriye yürümediği için âmiyane tabirle “iş işten geçmiş” olacak. Hukukla biraz ilgilenenler “normlar hiyerarşisi”ni bilir. Bilenlerin bile gözden kaçıracağı nokta ise şudur: bu hiyerarşi, mahkemeler için geçerlidir. İdare / memurlar ise uygulamaya en alt normdan, yani tersten başlar. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, idareyle her gün muhatap olan sade vatandaş açısından da büyük sorunlar doğuracak.

Birçok hukukçunun gözünden kaçan başka bir şey: değişiklikle Devlet Denetleme Kurulu’na idarî soruşturma yetkisi tanınıyor. Bu kurul, cumhurbaşkanına bağlı ve denetim alanı çok geniş. Üniversiteler, barolar, RTÜK ve BDDK gibi bağımsız idarî otoriteler, mahallî idareler hep denetim alanı içinde. “Disiplin (soruşturma açma) yetkisi” hiyerarşik bir yetkidir. Bu yetki Devlet Denetleme Kurulu tarafından kullanıldığında görünüşte özerk olan bütün yerinden yönetim kuruluşları fiilen cumhurbaşkanının hiyerarşisi ve günlük politikanın tesiri altına girecek. Böylece kamu hizmetlerinin etkin, verimli ve tarafsız işlemesi daha da güçleşecek.

"CUMHURBAŞKANI YARDIMCILARININ AĞIRLIĞI OLMAYACAK"

Türk hukukunda bütün mevzuat, Kanun-u Esasi’den beri parlâmenter sisteme göre şekillenmiş. Osmanlı döneminden kalan ve hâlâ uygulanan kanunlar var. Meselâ 1910 tarihli Menâfi-i Umûmiyeye Müteâllik İmtiyâzât Hakkında Kanun var, devlet adına imtiyaz sözleşmesi yapma yetkisini Bakanlar Kuruluna (Heyet-i Vükelâya) veriyor. Bu tarihlerden itibaren bütün mevzuat, güncellenmek zorunda kalacak. “Bakanlar Kurulunu siler, yerine Cumhurbaşkanı yazarız” demekle bu iş çözülmez. Devlet ciddiyeti, idarî işlemlerin önem derecesine göre farklı usullere tabi olmasını gerektirir. Örneğin valileri, büyükelçileri Bakanlar Kurulu kararıyla; müsteşarları, kaymakamları müşterek kararnameyle atarsınız. Bu usuller, işlemler üzerinde bir düşünme-taşınma, bir müzakere sağlar, filtre işlevi görür. Yeni anayasa bunların hepsini tek bir kişiye, cumhurbaşkanına bırakıyor. “Cumhurbaşkanı yine bu gibi işlemlerde birkaç bakanın ya da yardımcılarının imzasını öngöremez mi” denebilir. Ancak yeni durumda bakan yahut cumhurbaşkanı yardımcılarının parlâmenter sistemdeki ağırlığa sahip olamayacağını, cumhurbaşkanı karşısında hiçbir dirayet gösteremeyeceğini hatırlatmak isterim.

4. Anayasa değişikliğinden sonra ortaya çıkan boşluklar nelerdir?

Çıtak: İlk sorunuzu tashih etmemin sebebi, işte bu boşluklar… Metnin alelacele, çalakalem yazıldığı çok belli…

"ANAYASA METNİ YAMALI BOHÇAYA DÖNDÜ"

Yeni değişiklik, zaten iç bütünlüğünü kaybetmiş olan Anayasa metnini iyiden iyiye “yamalı bohça”ya çeviriyor. Terim ve kavram birliği tamamen kaybolmuş durumda. Sadece birkaç örnek vereyim: TBMM’de cumhurbaşkanına muhalif bir çoğunluk oluşması durumu hiç düşünülmemiş. Bu durumda devlet işleyişi tamamen kilitleniyor. Cumhurbaşkanı yardımcılarının sayısı belirsiz… Birden fazla yardımcı olması hâlinde hangisinin cumhurbaşkanına vekâlet edeceğini bilmiyoruz. Dikkat ediniz, seçimle gelmeyen bir kişi az önce anlattığım bütün yetkileri kullanacak ve bunun kim olduğu belli değil. Yine az önce değinmiştim, cumhurbaşkanlığı kararnameleri ayrı bir muamma… Hukukçular arasında şimdiden çok sayıda farklı görüşler, taban tabana zıt yorumlar ortaya çıkmaya başladı bile… Hukukun varlık sebebi öngörülebilirliktir. Bu açıdan yeni değişiklik, içerdiği boşluklarla keyfîlik ve karmaşaya zemin hazırlıyor. İlginçtir, “boşluklarla dolu” bu yeni metinde cumhurbaşkanının tek başına ilân edeceği OHAL anlatılırken, “savaş ve mücbir sebeplerle TBMM’nin toplanamaması”nden söz edilmiş, önceden var olmayan bu ifade özellikle konmuş. İnsanın aklına ister istemez geliyor: İstiklâl Harbi’ni bizzat idare eden Gazi Meclis, asıl böyle dönemlerde toplanmalı değil midir? Neden bu hükme ihtiyaç duyuldu?

5. Anayasa değişikliği ile birlikte hangi kurumların yetkileri arttırıldı ve bu yetki artırımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çıtak: Az evvel değişikliğin içeriğini anlattım. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanına bağlı Devlet Denetleme Kurulu dışında herhangi bir kurumun yetkisinde önemli sayılabilecek bir artış yok. Aslında değişikliği sorunlu kılan da biraz bu… Cumhurbaşkanının yetkileri, demokratik ülkelerde örneğine rastlanmayacak şekilde artırılırken, bu makamı dengelemek adına başka hiçbir makam yahut merciin yetkisi artırılmamış. Sözgelimi yürütme alanında Bakanlar Kurulu ve Başbakan kaldırılıp Cumhurbaşkanının yetkileri artırılırken, TBMM’ye de bunu dengeleyecek başka yetkiler tanınsa, değişiklik bu kadar eleştirilmezdi.  

6. Yapılan değişiklikler bahsedilen sistem tıkanmasını çözebilecek nitelikte mi?

Çıtak: Sorunuzun cevabı, “tıkanma”dan ne kastettiğinize göre değişir. Eğer bu ifadeden “güçlü bir yürütme ve bu yürütmenin istikrarlı oluşunu” anlıyorsanız, bu değişiklik sadece “cumhurbaşkanının ilk turda seçilmesi” ve “cumhurbaşkanının mensup olduğu siyasi partinin TBMM’de salt çoğunluğu sağlaması” şartlarının bir arada gerçekleştiği senaryoda bunu sağlıyor. Aksi bütün ihtimallerde sistem, parlâmenter sistemde bile görülmeyecek bir istikrarsızlığa sürükleniyor.

"PARLAMENTER SİSTEMDE KOALİSYONLARIN ŞARTLARI BELLİDİR"

Referandum sürecinde “koalisyonlar bitecek” dendi. Hâlbuki bu değişiklik, fiilî koalisyonların önünü açıyor. Hiçbir aday ilk turda seçilmeyi garanti göremediği için daha bugünden seçim ittifakları konuşulmaya başlandı. Evet, parlâmenter sistemde koalisyonlar olur. Ancak koalisyonun teamülleri, kuralları bellidir. Örneğin her parti belli bakanlıkları alır, yetki çatışması olmaz. Yeni durumda oluşacak fiilî koalisyonda tarafları güvence altına alacak hiçbir mekanizma yok. Diyelim ki %40 alan bir adaya %15’lik bir parti lideri destek verdi. Seçim sonunda cumhurbaşkanı seçilen ve bütün yetkileri kendisinde toplayan aday, “fiilî ortaklarına” verdiği sözlerde durmazsa ne olacak? Bunu denetlemenin hiçbir yolu yok. Hukuk tahsilinin kazandırdığı öngörüyle şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Türkiye’nin gelecek elli yılı, yine anayasa krizleri ve sonu gelmeyen değişikliklerle geçecek.   

7. 15 Temmuz’dan beri süren bir OHAL var. Referandum OHAL şartlarında yapıldı. Bugün ise KHK’larla pek çok düzenleme yapılıyor. KHK’larla yönetilen bir ülke olmamızın cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle bir ilgisi var mıdır? Sisteme hazırlık olarak görebilir miyiz?

Çıtak: Türkiye, 15 Temmuz gecesi dış destekli hain bir kalkışmaya sahne oldu. Yaşanan darbe teşebbüsünde TBMM bombalandı, yüzlerce vatandaşımız hayatını kaybetti yahut yaralandı.

"OHAL İLANI MEŞRUDUR"

Anayasa’nın 120. maddesi, hür demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik şiddet hareketlerinin doğması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması hâlinde olağanüstü hâl ilânına cevaz veriyor. Dolayısıyla OHAL ilânı meşrudur. Nitekim Türkiye ile yakın zamanlarda Fransa, bizim neredeyse kanıksadığımız çapta bir terör saldırısı sebebiyle OHAL (état d’urgence) ilan etmişti.

Fakat unutulmaması gereken bir şey var: OHAL, geçici ve istisnaî bir yönetim usulü olarak anayasal hukuk düzeninin bir parçasıdır. Hukukun tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Örneğin Fransa’da hükûmet, OHAL esnasında, yalnızca OHAL’in ilân sebebine yönelik acil tedbirler bakımından bu yetkileri kullandı. OHAL esnasında yapılan işlem ve eylemler de yargı denetimine tabi tutuldu. Tehdidin ortadan kalktığı kanaatine varıldığında OHAL’e son verildi. Türkiye’de ise son derece meşru bir sebeple ilan edilen OHAL, Fransa’dakinden farklı olarak, Anayasal çerçevenin dışına çıktı. Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’larını konu, süre ve yer sınırları bakımından denetleyebileceğine ilişkin köklü içtihadından döndü. Anayasa’nın 121. maddesinin 3. fıkrası, OHAL KHK’larının sadece “OHAL’in gerektirdiği konularda” çıkarılabileceğini söylüyor. Ancak Anayasa Mahkemesi içtihadından döndüğü için şu an OHAL’le ilgisiz KHK’ları denetleyebilecek hiçbir merci yok. Bu durum, devlet ciddiyetine yakışmıyor. AK Parti’nin TBMM’de kanun çıkarabilecek çoğunluğu zaten mevcut. Buna rağmen OHAL’le uzaktan yakından ilgisi olmayan birçok konu, “torba KHK” şeklinde düzenleniyor.

Hukukî açıdan OHAL’in Anayasa değişiklikleriyle doğrudan bir ilgisi olduğunu söyleyemem. Ancak “OHAL, 2019’dan sonra başlayacak kuvvetler birliğinin bir provası mıdır?” diye sormadan edemiyorum.  

Röportaj: Batuhan KURT

Halim Alperen ÇITAK Kimdir?

1990 yılında Tokat’ta doğan Halim Alperen Çıtak, lisans öğrenimini Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamladı. 2011 yılından bu yana Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Yüksek lisans derecesini Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde “İdarenin Kusursuz Sorumluluğu Bağlamında Sosyal Risk İlkesi” başlıklı teziyle alan Çıtak, halihazırda aynı yerde kamu hukuku alanında doktora yapmaktadır. Başta idare ve anayasa hukuku olmak üzere farklı birçok alanda yayın ve tebliğleri bulunan Çıtak, çeşitli sivil toplum kuruluşlarında aktif olarak yer almaktadır.

halim alperen çıtak anayasa
Advert
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Azerbaycan Dışişleri Sözcüsü: Hollanda’nın Kararı Kasıtlıdır
Azerbaycan Dışişleri Sözcüsü: Hollanda’nın Kararı Kasıtlıdır
Türkmen Gazı Tören ile Ulaştı
Türkmen Gazı Tören ile Ulaştı