Advert

Türk Alimlerinin Günlükleri - 8: İmam Maturidî'den Tefekkür Yoluyla Bilgi Edinme Hakkında Savunma

Türk alimlerinin günlükleri bölümümüzde bu hafta İmam Maturidi'nin fikirlerine yolculuk ediyoruz. Ebu Mansur Muhammed bizlere tefekkür yoluyla bilgi edinmenin savunmasını yapıyor.

Türk Alimlerinin Günlükleri - 8: İmam Maturidî'den Tefekkür Yoluyla Bilgi Edinme Hakkında Savunma

“…İnsan şunu da bilir ki kendisine düşünmemeyi telkin eden his şeytanî vesveseden başka bir şey değildir; çünkü böyle bir davranış ancak şeytanın işi olabilir, amacı da kişiyi aklının ürününü toplamaktan alıkoymak, fırsatları değerlendirmesine ve arzusuna ulaşmasına vesile olan bu ilahî emaneti kullanmak konusunda onu korkutmaktır.”

Yazdığı satırı tamamladıktan başını kaldırdı Ebu Mansur Muhammed. Savunduğu fikirlerin, yazdığı yazıların Müslümanlara bir nebze olsun ışık tutması için çalışıyordu. İnsanı insan yapan, Allah tarafından insana verilen en güzel emanetin irade ve akıl olduğunu biliyor, Müslümanların okumaktan ve düşünmekten uzak kaldığı çağlarda kan ve gözyaşıyla boğulacağını hissediyordu. Şöyle devam etti İmam Mâtürîdî:

“…Bu söylediklerimizin delili şudur: İnsanın, nesneler (âlem) hakkında fikir yürütmek suretiyle aklını kullanması, bu sayede onların başlangıç ve sonuçlarıyla ilgili olarak gizli kalan yönlerini ve ayrıca sonradan vücut bulup bir yaratıcının varlığına delil oluşturmalarını tespit edip öğrenmesi kendisini nefsânî arzulardan alıkoyacaktır. Kişi böyle bir engellemenin şeytan işi olduğunu mutlaka anlayacaktır. Nasıl ki bedenin organlarından herhangi birini kendisine tevdi edilen yararlardan menetmek veya onu fonksiyonlarından uzaklaştırmak asla isabetli olmayıp, aksine organı zararlı pozisyonlardan korumak ve yararlı yollarda kullanmak yerine getirilmesi gereken bir ödevse, yararlar ile zararların belirlenmesine vasıta olan akıl ve istidlâlin de ihmal edilmemesi daha büyük bir önemle gereklidir.

Düşünen bir insan aklına gelebilecek fikirler açısından üç alternatifi aşmaz. a) Onun düşüncesi ya kendini, yaratılmış olduğu ve iyi davranışına mükâfat, kötü davranışına ise ceza ile karşılık veren bir yaratıcısının bulunduğu şuuruna erdirecektir; bu sebeple kişi yaratıcısının gazabını celbeden şeylerden sakınır, O’nun rızâsına götüren davranışlara yönelir ve böylelikle mutluluk bulup dünya ve âhiret şerefine nâil olur. b) Veya düşüncesi onu sözünü ettiğimiz hususları reddetmeye götürür ve bu durumda çeşitli dünya zevklerinden faydalanır; göreceği ceza ise onu âhirette bekleyedursun. c) Yahut da kişinin istidlâli onu, davet edildiği gerçeğin iç yüzünü anlama kapısının kapalı olduğu sonucuna götürür; bu durumda da gönlü huzura kavuşur ve zaman zaman zihnine gelebilecek fikirlerin doğuracağı korku ortadan kalkar. Hulâsâ istidlâlden ayrılmayan bir insan düşünce eyleminde her açıdan kârlı olduğunu anlamakta gecikmez. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

Denilirse: Allah Teâlâ’nın, kulun aklî yeteneği açısından anlayamayacağı şeyleri (iman etmesi için) emretmesi mümkün olduğuna göre, anlayamayacağı şeylerle ona hitap (ve mükellef tutması) neden mümkün olmasın?

Cevap verilir: İlk bakışta aralarında fark yok gibidir, fakat senin dile getirdiğin şekilde mutlak bir hüküm vermek isabetli olmaz. Aklın uyarılıp harekete geçirilmesi veya naklî hitabın yönelmesi suretiyle Allah’ın emrettiği hiçbir şey yoktur ki anlaşılması için yine O’nun koyduğu bir yol bulunmasın! Anlama yeteneği bunu taşıyamayacak seviyede olan kişi ilâhî emrin dışında kalır. Ne var ki bu konuların yöntemleri farklı olup her birinin hangi türden olabileceği yine tefekkür ve istidlâlle bilinir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

Eğer derse: Duyulur âlemde kölenin efendisine şöyle demesinden daha makbul bir mazeret bulunamaz: “Benim davranışımın seni öfkelendirdiğini bilmiyordum ki terk etseydim, şayet bilseydim asla yapmazdım.” Peki, bu durum neden ilâhî hikmet çerçevesinde makbul sayılmamıştır?

Cevap verilir: Bu tür bir özür dilemenin biz insanlar arasında hoş karşılanmasının sebebi efendinin verdiği emrin hikmetine kılavuzluk edecek bir şeyin bulunmayışıdır. Bütün yaratılmışlık özelliklerinden münezzeh bulunan Allah ise kuluna emrettiği her şey için kılavuz koymuş, zihnini düşünce ve ilhamlarla (havâtır) harekete geçirmiş ve yine kulunu çeşitli ibretler vasıtasıyla da uyarmıştır. Dolayısıyla kulun kusur işlemesi aklını kullanmasını terk etmesi sebebiyle vuku bulmuştur, bu ise onun bir fiilidir; kul özür beyan ederken kendini mahkûm etmiş bir duruma düşmektedir, çünkü kendi (iradî) fiiliyle istidlâlden vazgeçmiştir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

{Fakih Ebû Mansûr (r.h.) şöyle dedi}: Meselenin odak noktası şudur ki gerek Allah’ı gerek O’nun emrini bilmek ancak istidlâlle idrak edilebilecek kesbî-iradî bir olgudur (araz). Allah kendi kulunun yapısına, akıl yürütmesi için esas alacağı ve aynı zamanda varlığının bel kemiğini oluşturan muhtelif fizyolojik ve psikolojik haller tevdi etmiştir. Bir de daha önce açıkladığımız üzere hayatın zaruretleri insanı istidlâle yöneltip tefekküre sevkeder; meselâ müşahede ettiği çeşitli halleri, kendi organları, yarar ve zararları gibi. Öyle ki bunları bilmemesi mahvolmasını, bilmesi de dirlik ve düzenini sonuçlandırır. Bunlar sayesinde dirlik ve düzen elde etmesiyle de şunu bilmiş olur ki hem kendini hem de mevcudiyetine sebep teşkil eden varlığı bilmesine onu mecbur eden söz konusu halleri bizzat kendisi yaratıp yönetmiş değildir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.”*

*Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, ter. Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Ankara 2016, sf. 218-219

din islam maturidi tefekkür
Advert
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Çubarov: Sözde Mahkemenin Kararı Toplumumuzun Zaferi
Çubarov: Sözde Mahkemenin Kararı Toplumumuzun Zaferi
Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz'ün Bayramı Mesajı
Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz'ün Bayramı Mesajı